Düzce depreminin ardından İstanbul'da yaşanan alarm durumu, zaten altüst olan yaşamlarımızı daha da dayanılmaz hale getirdi.
Şimdi kafalarımızı kurcalayan en önemli soru şu: Düzce depreminden sonra ne oldu da, Marmara depremi birdenbire yakın bir tehlike haline geldi.
Evet, İstanbul'da otuz yıl içinde şiddetli bir deprem beklendiğini biliyorduk. Marmara'daki sismik boşluklar da yıllardır orada duruyordu. Ama Düzce'nin ardından yetkililerin kapıldıkları telaş ortada bu genel tehlike dışında, depremin yaklaştığını gösteren başka bazı belirtiler olduğunu düşündürüyor insana. Ve biz bu belirtilerin ne olduğunu bilmiyoruz.
İşte bu noktada, Sismik 1'in araştırma sonuçlarının hâlâ açıklanmaması giriyor devreye. Eylül ayında hepimizin büyük bir merakla beklediği bu veriler, denizin dibinde uzanıp giden ve İstanbul'un kaderini belirleyen o lanet fayların sırrını epey aydınlatacak, "17 Ağustos sonrasında bu faylarda enerji boşalması mı olmuş, yoksa stres birikimi mi" sorusunu yanıtlayacaktı. MTA Genel Müdürü Cengiz Atak, verileri 1.5 ay önce İTÜ'ye yolladıklarını söylüyor. İTÜ ise önce "gelmedi" diyor, sonra da "değerlendirmek zaman alır" diye geçiştiriyor. Bütün bilim adamlarının "deprem bir saniye sonra da olabilir" dediği bir ortamda, bu verilerin tam 45 gündür bekletilmesi akıl alacak bir iş mi? "Dersim vardı bakamadım" gibi gerekçeler kimi inandırabilir? Açıkça söyleyelim, bu esrarengiz suskunluk bizi daha çok endişelendiriyor. Burada iki ihtimal geliyor akla: Ya birileri, mesleki kıskançlık nedeniyle bu verileri tekelinde tutmaya çalışıyor; ya da sonuçlar oldukça kötü olduğu için kamuoyunda daha fazla panik yaratmamak gerekçesiyle açıklanmıyor. Ve son günlerdeki alarm, belki de Düzce'den sonra ortaya çıkan bazı yeni belirtilerle bu raporun sonuçlarının birleşmesinden kaynaklanıyor.
Körfez Depremiyle birlikte, toplumun deprem bilimiyle ilişkisi radikal bir biçimde değişti gerçekten.
Yıllardır yaptıkları uyarılar kulak arkası edilen bilim adamları, şimdi karşılarında, anlamakta ne kadar zorlansa da, söylenenlerin bir kelimesini bile kaçırmamak için kulak kesilmiş kalabalık bir dinleyici kitlesi buluyorlar.
Ama bilim adamlarının kamuoyu önünde açıkça tartışmaya başlamasıyla birlikte, pek hoş olmayan bir gerçeği de keşfediyoruz: Ne yazık ki onlar da her zaman doğruya ulaşmak amacıyla tartışmıyorlar. Zaman zaman birbirlerini kıskandıklarını, birbirlerini yıpratma gayreti içine girdiklerini görüyoruz. Görüş ayrılıkları kadar alttan alta süren kişisel çekişmeleri de izliyoruz ekranlarda ve bazen, kişisel çekişmeler uğruna gerçeğin karartılmasına göz yumulduğu kuşkusuna kapılıyoruz. Kendi aralarındaki iktidar mücadelesinin verileri farklı yorumlama eğilimine, "kimin dediği doğru çıktı" kaygısının ağır basmasına yol açmasından endişe ediyoruz.
Bütün bu kötü eğilimler sonucu ne oluyor biliyor musunuz?
Hayatında belki de ilk kez bilime kulak veren geniş kitleler "bunlardan bir iş çıkmaz" umutsuzluğuyla yine hurafelere, dedikodulara, bilim dışı söylentilere dönüyor yüzünü. Yoğunlaşan bilinmezlik umutsuzluğu daha da koyultuyor.
Geriye sadece bir tek laf kalıyor ki, o da sadece sinirlerimizi bozmaya yarıyor. "Depremle birlikte yaşamayı öğrenmek...
Bu lafın "kaderciliğin öbür adı" olmaktan çıkıp, aktif bir tutumu ifade edebilmesi için, en azından son üç ayda İstanbul için bir şeyler yapılması gerekiyordu.
İşte Kandilli Rasathanesi Deprem Bölümü Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erdik'in açıklaması: "İstanbul'da üç ayda hiçbir önlem alınmadı"
Demek ki "depremle yaşamayı öğrenmek" deyip durdukları şey, bizim doğal gaz yangınlarında, enkaz altlarında ölmeyi öğrenmemiz, başka da bir şey değil...