Birkaç gün önce Amerika'dan gelen bir arkadaşım New York'un son valisi döneminde suç oranında % 25 azalma olduğunu söyleyince heyecanla nedenini sordum.
Vali "Bana göre küçük suç yok, suç suçtur. Küçüğünü affetmek büyük suçlara hoşgörüyü getirir. Her suçlu hakettiği şekilde cezalandırılacak" demiş ve metroda para atmadan turnikenin üstünden atlayanlardan, duvara yazı yazanlara kadar kurallara, yasalara uymayan herkesi tutuklatmaya başlamış. Kısa süre sonra sadece bunlarda değil, genel olarak tüm suçlarda azalma görülmüş.
Aynı şekilde New York Belediye Başkanı "Kanun suç aletine el koyabilirsin diyor. Alkollü araç kullanmak cinayete teşebbüstür. Alkollü araba kullananın arabasını alırım" demiş.
Bazıları karşı çıkmış ama bu suçu işleyenlerin oranı da hemen düşmüş.
Gördüğünüz gibi, en çok suç işlenen şehirlerde bile doğru kararlar, hemen sonuç veriyor. Bir iki dernekten başka kimse de "faşist karar", "faşist kanun" diye itiraz etmiyor.
Yine gördüğünüz gibi, en medeni ülkede bile suç "af"la değil, "ceza"yla önlenebiliyor.
Bizi yönetenler ne yapıyor?
Devlet arazilerini yağmalayan ve yağmalatan, kaçak yapılara izin veren belediye başkanlarını.. Bu suça yardımcı olan ve hattâ yolsuzluğu kendi yapan siyasetçileri.. Suçlu müteahhitleri, yanlış projeler yapan mimarları, kısacası görevini kötüye kullanan, yasaları ihlâl eden herkesi affediyor.
İstanbul'da 7 şiddetinden büyük bir deprem beklenmesine rağmen 17 Ağustos depreminde ciddi hasar gören yapılar bile hala doğru dürüst denetlenmiyor. "Al takke-ver külah" anlaşmalarla, hasarlı yapılara hasarsız raporu veriliyor.
Olacak şey değil..
Hala ders almıyoruz.
Bir öncekinde olduğu gibi son depremde de dikkati çeken, kamuya ait birçok binanın çökmüş olması..
Demek ki en başta, devlete trilyonlara mal olan yapılarda denetim eksikliği var..
Demek ki bu yapılar da doğru mimara, müteahhite verilmemiş, büyük ihtimalle ortada rüşvetler dönmüş. Ya da belki malzemeden çalınmış.
Şimdi son karar, okul ve hastane binalarında iki kattan fazlasına izin verilmemesi.. Oysa çözümün bu binalarda fazla kata izin verilmemesi değil, yüksek de olsalar depreme dayanıklı çelik konstrüksiyon sistemiyle yapılması ve doğru denetlenmesi olduğunu görmeliyiz.
Yasalara, kurallara uymayanların -kim olursa olsun- cezalandırılmasını, imar affı gibi, insanlarımızın ölümüne neden olan afların bir daha asla çıkmamasını sağlamalıyız.
Sivil toplum olarak geleceğimizi etkileyecek her karara ağırlığımızı koymadıkça bu gidişi durduramayacağız!
Yasalar uygulansa ve suçlu tutuklansa bile ceza "ceza" olmadıktan sonra tutuklamanın ne anlamı var?
Can Ataklı'nın Erol Evcil olayında konuyla ilgili yazdıklarının benzerini ben APO ve Leyla Zana'yla ilgili olarak yazmış "gazete ellerinde, telefon ceplerinde, bilgisayar karşılarında. Bu imkânlarla cezaevinden çeteleri, örgütleri (dünyanın öbür ucundakileri bile) rahatça yönetmek mümkün. Böyle tutukluluk mu olur?" diye sormuştum.
Adalet Bakanlığı bu konu hiç de önemli değilmiş gibi davranıyor, üzerinde bile durmuyor. Madem ki kendimiz halledemiyoruz dışardan uzman gruplar getirelim, doğruyu onlar anlatsınlar... Sorun otorite eksikliği ise onlar sağlasınlar.
Türkiye'yi her fırsatta Batı'lı kuruluşlara şikayet eden teröristler dahil kimse uluslararası normlara itiraz edemez nasılsa..
Ne dersiniz Sayın Hikmet Sami Türk?
Akşamın karanlığında, çeşme başında kovasına telaşla su doldurmaya çalışan ufak tefek bir kadın, bir anne, eliyle arkada alev alev yanmakta olan evi işaret ederek, kendisini çeken kameramana bağırıyor: "Neden kimse yardıma gelmiyor? Evler yanıyor, içerde küçük çocuklar var.."
Kameramanın hiç duraklamadan çekime devam ettiğini görünce çıldırarak ona doğru hamle yapıyor: "Çekmeyin.. Bırakın şunu, koşun çocukları kurtarın.."
Kameraman biran bile durmuyor, kamerayı yanan eve doğru çeviriyor ve ağır ağır ilerliyor.
Doğrusunu isterseniz çaresiz bir annenin çığlıklarından bile etkilenmeyen medya görevlileri beni dehşete düşürüyor. Basın yayın mensuplarının robot gibi herşart altında işini kesintisiz yapma anlayışını reddediyorum. Bence yazılı ve görsel basın böyle, insan yaşamının sözkonusu olduğu durumlarda "önce insan mı, gazeteci mi" sorusunu tartışmak zorundadır.