Şu abartı huyumuzdan vazgeçmedik vesselam... Tabi afetler bu dünyada insanoğlu tarafından önlemeyen olaylardır. Bunların içinde deprem, sel, çığ, heyelan, çamur kayması, fırtına, dolu, yıldırım düşmesi gibi afetler var. Hiçbiri insan gücüyle önlenemiyor, ancak tedbir alınarak tehlikeyi aza indirme çabaları yapılıyor. Tabii bu saydıklarım bütün dünya için geçerli. Bizim ülkede bir fazlası var, o da trafik... Ben bunu da artık tabi afetler sınıfına soktum.
Yukarıda belirttiğim gibi, bu tabiat olayları, inanan insanlar için Allah tarafından geliyor, inanmayanlar için ise, bir takım fiziki kuralların çerçevesinde gelişiyor. Biz yani inananlar tevekkülümüz sayesinde gelip, geçen bu büyük olaylar sonunda tekrar eski yaşamımıza dönebiliyoruz. Ama öteki grup, yani inanmayanlar iki aşağı, bir yukarı bir sürü hesaplar yapıyorlar ve o yüce gücün aritmetik çözümünü çıkarmaya gayret ediyorlar ama sonunda hepsi hüsrana uğruyor. Hatta içlerinde çıldıranlar bile var...
Şimdi gelelim konumuza; başlıkta dediğim gibi, şu bizim garip insanlarımızı her akşam televizyonlara bağlayıp, meraklarını körüklemek, heyecanlarını arttırmak, umutlarını köreltmek için adeta herkes elinden geleni yapıyor. Televizyoncusu kışkırttıkça kışkırtıyor, alimlerimiz, profesörlerimiz birbirleriyle adeta yarışırcasına felaket tellallığı yapıyorlar. Başta bizim ev olmak üzere, her akşam deprem haberlerini izlerken zaten facianın büyüklüğünden, yürekler acısı görüntülerden etkilendiğimiz yetmiyormuş gibi bir de beyefendiler sanki bilgi yarışmasına çıkmışçasına eteklerindeki taşları döküyorlar ve milleti hasta edip, duruyorlar.
Yahu bu deprem Türkiye'de ilk defa mı oluyor?... Yoksa bizim alimler bu keşiflerini bu sene mi yaptılar?... Yıllardır deprem olur, medya bu konuda bilgiler verir ama bu seneki gibisi hiç olmamıştır. Yok efendim, fay Doğu'dan Batı'ya doğru kırılıyormuş da... Yok efendim, artık Batı'dan Doğu'ya doğru kırılmaya başlamış da... Felaket Marmara'ya gelmiş de... Adalar'ın altı bomboşmuş da... İstanbul yıkılacakmış da... Mış mış efendim mış mış...
Hatırlarım küçükken Kağıthane'deki çayırlarda piknik yapanların yanına gelen falcılar, ellerindeki çıkını çayıra sererler, içindeki baklaları yere atarlar ve "Bir hafta mı desem, üç gün mü desem, yoksa üç sene mi desem senin başına bir iş gelecek" diye konuşurlardı. Ee şimdi bu televizyonlardaki goygoycularımız ne diyorlar; "Olacak ama bilemem... Bugün mü, yarın mı, yoksa 30 sene içinde mi..."
Olur mu böyle şey efendim olur mu?... Yazık, günah değil mi bu vatandaşa?... Siz biliyormusunuz ki, bütün bu yayınlardan sonra Adalar'da kimse kalmadı. Yüksek binada oturanlar daireleri terk edip, Terkos ve civarında kurulan boş kooperatiflere akın ettiler. Çocuklarını yıllardır okudukları okuldan aldılar. Deprem bölgesi olarak ilan edilen semtlerde halk uyku uyuyamıyor, panik almış başını yürümüş. Biraz varlığı olan yerini terk ediyor, gidiyor.
Yeter artık!... Televizyon goygoycuları sizlere sesleniyorum; "Milleti huzursuz etmeye hiç gerek yok. Bildiğiniz birşey varsa ortak bir bildiri hazırlayıp, sunarsınız olur biter." Bana kalırsa tedbirleri elden geldiği kadar aldıktan sonra Allah'a dua etmekten başka bir çare yoktur.