Bill Clinton, Kıbrıs konusunda "dolaylı görüşmeler"in 3 Aralık'ta başlayacağı "müjde"sini Türkiye'ye uçarken havada açıkladı. Bu haberi BM Genel Sekreteri Kofi Annan'dan aldığını bildirdi ve bu sonuca ulaşılmasında, kendisinin Bülent Ecevit ile, Madeleine Albright'ın Klerides'le yaptığı görüşmelerin ve Kıbrıs Özel Temsilcisi Al Moses'ın temaslarının rolünü vurguladı.
Washington kulislerini yakından izleyenler, AGİT Zirvesi arefesinde Kıbrıs'a ilişkin "dolaylı görüşmeler"in New York'ta başlayacağını biliyordu. Biz de Clinton'un açıkladığı "mizansen" ve "zamanlama"sından haberdardık ve o yüzden hiç Kıbrıs konusunda spekülatif tartışmalara ve yorumlara girişmedik. Anlamsızdı. Olacak olan belliydi. Buydu...
Rauf Denktaş, KKTC'nin bağımsız devlet statüsü tanınmadan görüşme masasına oturmamaya kararlı görünüyordu. Buna karşılık, G-8, "doğrudan" Kıbrıs görüşmelerinin ön şart olmaksızın New York'ta BM gözetiminde başlatılması kararına varmıştı. Denktaş'ın "ön şart"ı vardı.
Orta yol, G-8 kararından geriye düşülerek, görüşmelerin "doğrudan" değil, "dolaylı" olarak başlatılması ama bunun New York'ta yapılması; buna karşılık Türkiye ve Denktaş da, iki yılı aşkın süredir sürdürdükleri pozisyondan geriye düşürülmesiyle bulunacaktı. Öyle oldu...
Tarih de ilginç. 3 Aralık. Yani, AB'nin Helsinki Zirvesi'nden tam bir hafta önce. Bu sayede, Yunanistan'daki Simitis hükümeti Türkiye'nin "AB adaylığı"na Helsinki'de vereceği onay için, kendi kamuoyu önünde bir nebze rahatlamış olacak. Açıklandığı tarih de ilginç. AGİT Zirvesi'nin arefesinde...
İşin bundan sonrası, Türkiye'nin göstereceği basirete ve elini iyi oynamasına bağlı. Kıbrıs sorununun bugünden yarına süratle çözümünü kimse zaten beklemiyor. Çözüme varıldığı takdirde Türkiye'nin çıkarlarına aykırı bir çözüm olacak diye bir şart da yok. Kıbrıs'ta çözüme ulaşılması, büyük ölçüde, Türkiye ile Avrupa arasında Amerika'nın desteklediği entegrasyonun gerçekleşmesi zamanlamasına bağlı olacağa benziyor.
Türkiye'nin uluslararası stratejide Amerika nezdindeki önceliğine bakılırsa, görüşme sürecinde Türk tezinin Amerika tarafından perde arkasından kollanması pekalâ mümkün. Bunun ipuçlarını, Amerika'nın Türkiye'ye "stratejik bakışı"ndan yakalayabiliriz. Clinton'un geçen pazartesi Georgetown Üniversitesi'nde Türkiye hakkında ettiği iki paragraflık ama içeriği çok önemli sözlerinin açılmış halini dört gün önce (12 Kasım) Ulusal Güvenlik başdanışmanı Sandy Berger'ın Beyaz Saray açıklamasından izleyelim...
Berger'ın "Türkiye ile ikili ilişkiler hakkında konuşabilir misiniz? Sovyetler Birliği'nin ortadan kalkmasından ve NATO'nun güney kanadının eski önemini yitirmesinden sonra, Türkiye niçin Amerika için önemli, bu konuda konuşabilirmisiniz" şeklindeki "çanak soru"ya verdiği cevap kelimesi kelimesine zabıtlarda şöyle:
"Evet. Türkiye'nin Amerika ile ilişkisi Soğuk Savaş sırasında olduğundan daha önemli. Türkiye, coğrafya, nüfus, din” çeşitlilik nedenleriyle 21.Yüzyıl'da ya bir köprü, Doğu ile Batı arasında, İslam Dünyası ile İslam” olmayan dünya arasında bir demokratik istikrar köprüsü olacak veya komşularına ve bölgeye ilişkin bir istikrarsızlık, bir ihtilâf kaynağı olacak.
Başkan (Clinton) en başından itibaren, ilk döneminden beri bu ilişkinin son derece önemli olduğu kanısındadır. İşte bu yüzden, AB'nin Türkiye'ye tam üyelik için adaylık statüsü tanımasını -ki, muhtemelen gerçekleşecektir- kuvvetle desteklemiştir; çünkü Türkiye'nin sıkı biçimde Batı'ya demir atmasında ve şimdi 50. 60 yıl geçmişi olan Türkiye'nin demokratik yolunun güçlendirilmesinde, Türkiye'nin bir ilerici, ılımlı, İslâm”-Müslüman (Islamic-Muslim sözcükleri birlikte kullanılıyor, cç) modeli olmasında çıkarımız olduğunu düşünmektedir. Bu sebeple, Türkiye'nin bizim açımızdan temel bir önemi bulunduğu kanısındayım."
Clinton, depremli Türkiye'ye ayak basmaktan işte bu bakış açısından ötürü çekinmedi. Ve, Türkiye, geçen haftaya oranla, 21.Yüzyıl'a çok yakın duruyor...