Ankara'dan İstanbul'a saat 18.00 sularında dönüşe geçiyoruz Hafta sonları Bolu'da ailesinin işine yardım eden Bilkent'ten bir görevli de bizimle birlikte. Onu evine bırakacağız. Bolu'ya yaklaştık. Saat: 18.57 ve Bilkent'ten arkadaşın cep telefonu çaldı; ailesi. "Burada deprem oldu."
Saat: 19.30, Bolu'dayız. Yollarda kalabalık. Bir kenarda arabalarında oturanlar, diğer yanda yola çıkan araçlar, öbür yanda panik halinde sokaklarda koşuşturanlar. Depremden kaçıyorlar. İstikamet dağlar... Bolu Dağı yolu tıkandı.
Radyo çekmiyor. Elektrikler kesilmiş. Cep telefonu artık aranamıyor. Depremin üssünü, şiddetini, süresini bilmiyoruz. Koşuşturma artıyor, ilerliyoruz.
Otobüs şöförleri "Gidemezsiniz. Varan uçtu, yol 250 metre kaydı. Ancak Eskişehir yolundan devam edebiliriz" diyor.
Düzce'ye gidip, elimdeki küçük kameramla ilk görüntüleri yakalama umudu taşıyorum. Polislere "Gazeteci" olduğumu söyleyip, izin alıp devam ediyoruz.
Bir kilometre sonra dehşet!
Evleri yıkılalı bir saat olmuş.
Yol kenarlarında ateş yakıp öbeklenmişler.
Ceset otoda
Geldiğimiz yeri soruyorum; "Kaynaşlı, deprem burada oldu" diyorlar. "17 Ağustos depreminde bu kadar sarsılmamıştık. Yıkıldık. Evimizde sağlam bir eşya kalmadı. Bakın yollara" diyerek patlamış, kabarmış otoyola bağlı yan yolları gösteriyorlar.Kafamı otoyolun karşı istikametine çeviriyorum. Yangınlar!
Oraya gidiyoruz.
Kaynaşlı'nın ilk binasıyla yüzleşiyoruz. Üç katlı binanın ilk katı yerin altında, yan yatmış. Önünde ağıtlar yakılıyor:
Bir genç adam, avuçlarını açmış dualar ediyor, ağlayarak. Annem, annem orada...
Durup, bakıyoruz binaya. Karanlığı yakılan ateşle yırtmaya çalışıyoruz ama nafile. Binanın içinden çıkan bir çocuk cesedi, arabanın içinde. Bu fotoğrafı çekmem mümkün değil. İnsanlar bu kadar şaşkın ve perişanken ve orada tek gazeteciyken yapamıyorum.Yangına gidiyorum.
İstasyonlar yanıyor
Yangın otoyol üzerindeki Bayrak Dinlenme tesislerinde. İçinde üç çalışan kalmış. Tesisin kendi iş makinası kurtarma çalışması yapıyor. Düzce'ye varmak istiyoruz. "Bakın yol uçtu, gidemezsiniz" deseler de, devam ediyoruz.
Bir kilometre gitmeden otoyolun altının uçtuğunu, yol kenarındaki dinlenme tesislerinde yangınların olduğunu, elektrik direklerinin yollara yıkıldığını, araçların kiminin bunların altında kaldığını görüyoruz. "Bu bir otoyol faciası" diyorum. O yolda devam ediyoruz. Dönüş yemeği için uğramayı düşündüğümüz otoyolun kenarındaki İsmail'in Yeri yıkılmış, Varan'ı göremiyoruz, karanlıktan. Yangınlar ve yıkıntılar arasındayız.
Üç saat içinde
Yine yolumuz kesiliyor. Asker "Tamam bu yola girin, Düzce sapağından çıkarsınız" diyor. Düzce'ye yaklaşıyoruz ama giremiyoruz, çünkü askerin söylediği sapak yok. Artık otobana girmişiz, İstanbul yönündeyiz.
Üç-beş araç gidiş yönündeyiz. Karşı yön ise inanılmaz kalabalık. İstanbul yönünden gelen araçlar konvoy oluşturmuşlar bile. Trafik yol vermiyor. Yalnızca acil geçişlere izin veriyor. Düzce'den İstanbul'a gelene kadar caresizlik duvarını yırttım. Sayısız ambülans, yardım aracı, iş makinası biz İstanbul'a varmadan Düzce'ye ulaştı. Kaynaşlı'ya da ulaşmıştır.
Depremzedeler en geç üç saat içinde yardım ekiplerini yanlarında görmeye başladılar. Bu kez geç kalınmadı.