"Türk'ün ateşle imtihanı", Milli Mücadele'nin altarına yatırılmış bir milletin amansız serüvenini hikâye ediyordu. Acılar ve çilelerle yoğrulmuş bir millet. Ta Balkan Harbi'nden beri dünyanın dört bucağında vuruşan bir millet. Balkanlar'dan Kafkasya'ya, Filistin'den Galiçya'ya... Bugünün neredeyse tüm kriz merkezlerinde cephelerde varoluş mücadelesinden süzülüp, Anadolu'ya göç ve sürgün dalgalarıyla gelen ve orada, son direnme siperinde direnen ve sınanan bir milletin mücadelesinin hikâyesi.
O "ateşle sınav"dan cumhuriyet doğdu. Şimdi bambaşka bir sınav söz konusu. Osmanlı Müslüman milletinin sığınağı, Türkiye Cumhuriyeti'nin üzerine yerleştiği Anadolu mütemadiyen sallanıyor. Her sallanış ve sarsılışta, şehirler yerlebir, günahsız insanlar telef oluyor. Bu da müthiş bir sınav. Ve, kimbilir, bu sınavın ardından neler doğacak.
İyi şeylerin doğacağı sezilebiliyor. 17 Ağustos ile 12 Kasım'a toplumun ve devletin gösterdiği tepkiler arasında dağlar kadar fark var. 17 Ağustos sınavından geçmiş ve acıya karşı şerbetlenmiş, çilekeş vatandaşlarına yardıma hızla koşabilecek örgütlenmeyi becerebileceğini görmüş bir toplum söz konusu. Aynı şekilde, 17 Ağustos'un ardından ağır eleştirilere muhatap olmuş hükümetin ve devlet kurumlarının bu kez aynı eleştirileri hakketmeyecek bir süratle hareket ettikleri de ortada.
12 Kasım depremi tam AGİT arefesinde ve 17 Ağustos'un o muhteşem dayanışma havasının dağılmaya ve toplumun kavga odakları yine mevzilerine yerleşmeye başladığı bir sırada vurdu.
17 Ağustos'un, bir daha geri gelmeyecek biçimde gömmesi gereken zihniyet yine hortlamaktaydı. Özgürlükçü düşünceye ve toplumsal hoşgörüye karşı, sinsi saldırı salvoları birbiri ardından gelmekteydi.
17 Ağustos'u kaale almayan gerici zihniyetin başını fareli köyün kavalcısı gibi çeken bir sözde hukuk adamı, arkasında televizyon programlarında "gençlik" sıfatı altında figüranlık üstlenen bir mankafalar ordusu...
Teraneye bakın: "Bizi bölmek istiyorlar"; "İkinci Cumhuriyetçiler Amerika'nın bir oyunu. Bizi zayıflatma hedefi güdüyorlar"; "AB'ye girersek tam bağımsızlığımızı kaybederiz. Atatürk'ün yolundan sapmış oluruz"; "Ilımlı İslam Batı'nın dayatmasıdır"...
Bu terane "Atatürkçülük" tabusu ardına saklanarak yapılıyor. Bunlar paranoya ile mankafalık arasında savrulan ve dünyadan habersiz cahiller korosunun türküleri... "Atatürkçülük" patentini bir bunlar bırakmıyor; bir de her türlü yolsuzluğa batıp çıkan çeşitli kuruluşların yöneticileri, darbe girişimlerinden sonra ilk iş olarak yağlı maaşlarla büyük şirketlerin yönetim kurulu üyeliklerine atlayanlar.
Atatürk, büyük bir tarih adamıydı. Tarihin dışına düşmüşlerin Atatürkçülüğünden daha hazin ve daha ironik de bir şey olamaz. Ve, Atatürk, bir şey değil idiyse herhalde "Atatürkçü" değildi.
Türkiye'nin dünya ile bütünleşme, Avrupa sistemi içine yerleşme, iç barışı yerleştirme ve 21.Yüzyıl'a ilerleme yolunu sabote etmek üzere faaliyetlerini sıklaştırdıkları bir sırada, Bolu-Düzce depremi geldi. Toplumumuz yine kenetlenecek. Uluslararası camia, üstelik, AGİT Zirvesi eşiğinde Türkiye'ye şefkatli kollarını uzatacak ve dünyadan kopmasına ve koparılmasına izin vermeyecek.
17 Ağustos'un unutulması tehlikesi belirince, sanki bir Tanrısal irade, Türkiye namına duruma müdahale etti...
Clinton'ın Ulusal Güvenlik Başdanışmanı Sandy Berger, deprem üzerine şunları söyledi: "Kalplerimiz önceki deprem felaketinden zaten acı çeken Türk halkının yanında... Türkiye gelecek yüzyılda İslam dünyasıyla Avrupa arasında bir köprü de olabilir, komşularıyla mücadele halinde ve istikrarsızlık içinde de bulunabilir. Amerika, ilk şıktaki Türkiye'yi tercih ediyor. Türkiye'nin ilerici, ılımlı, demokratik, laik bir İslam ülkesi olarak diğer İslam ülkelerine model teşkil etmesini istiyoruz."
Siz istemiyor musunuz? 17 Ağustos bile sizi akıllandıramadı mı? Düzce ile AGİT üzerinde düşünün bakalım...