Önce sert bir sarsıntı, sonra hızlı bir sallantı...
Sağa sola gidip gelen ortadaki büyük abajur, duvardaki tablolar...
Azmanlaşmış feniksin titreyen yaprakları...
Şimdi geçer; geçmedi, sallanıyor boyuna...
Düşünce, dehşetin çarmıhında felç olmuş; ne hayatı algılıyabiliyor, ne ölümü... Sadece şaşkın ve gergin..
Biliyorum ki, yapının mimarı Derviş de yan dairede oturuyor. Yaptığı yapıya güvenmese, çoluğu çocuğuyla oturmaz orada...
Besbelli yine bir yerler çöktü, yıkıldı, tuzlabuz oldu.. Nereleri acaba?
Ali Kırca, ATV'de dehşet karabasanının boyutlarına uzanmaya çalışıyor.
Önce Bolu.. Yangınlar çıkmış Bolu'da..
Telefonlar kitlenmiş.
Otoyol kaymış, bozulmuş; elektrikler kesik..
Saatler geçtikçe felaketin aslında Düzce'yi vurduğu anlaşılıyor.
Büyüklüğü önce 6.5 olarak belirtilen depremin, çok daha büyük olduğu saptanıyor; 7.2 büyüklüğünde..
7.2 büyüklüğünde bir deprem ne demek; yıkıntılar, çöküntüler, ezilenler, ölenler, yaralananlar, bir anda evsiz barksız kalıverenler, demek...
Daha önceleri hiç mi bu büyüklükte depremler olmuyordu Türkiye'de?
Olmaz olur mu, her zaman oluyordu...
Peki ama eskiden bu kadar kapsamlı ve toplumsal bir kaygılanmaya pek düşmüyorduk..
Düşmüyorduk, çünkü iletişim araçları bugünkü düzeyine gelmemişti. Depremler bir radyo haberi olarak geçiyordu sadece. Hem de yaraların hemen sarılmaya başlandığı açıklamalarıyla birlikte.
Şimdiyse televizyon ekranlarından evlerin içine giriyor deprem felaketleriyle, teknik donatımsızlık rezaletleri..
Her depremde Şark'a ait bir sallapatiliğin ölümcül tırpanı uzanıyor insanların yüreğine...
Hele hele İstanbul, İzmir, hatta Ankara gibi büyük kentler dahi aynı tırpanın menziline girer gibi oldukça..
Anlaşılıyor ki, deprem uzak kuytulardaki yoksulları vurmuyormuş sadece...
Düzce'den gelen haberler kanlı, zehirli bir sefertası gibi... Bir üsteki, bir altındakinden daha beter...
Oysa bitmekte olan yüzyıl boyunca, ne kadar da çok bağırıp, ne kadar da çok nutuk dinledik, "önce vatan" diye..
Vatan, sınırları belirli bir yaşam alanıysa; bu alanı depremlerin, su baskınlarının, yangıların, dış düşmanlardan çok daha fazla tehdit ettiği çıkmıyor mu ortaya?..
Bu tehditleri durdurmaya da ne süngü gücü para ediyor, ne tank gücü, ne hava gücü...
Daha başka güçlere gerek var bu tür düşmanlara karşı; sorumluluk gücüne, saydamlık gücüne, teknik donanım gücüne... Galiba çağdaşlık da bu tür güçlere sahip olmakla sağlanabiliyor sadece...