"3 Nisan 1996'da validem Demirciköy'deki çiftlikte vefat edince ne Zekeriyaköy kaldı ne de Demirciköy, aldım başımı çıktım.
"Bu zümrüt bağ, bu altın köşk
Sade sana değil anam
Artık oğluna da, haram!" demiş ve çıkmış...
"Ben Demirciköy'de İstanbul'un en güzel çiftlik evini yapmıştım, mısırlar adam boyu... Evin içi de klasik konser salonu... Hepsini geride bıraktım.
Çelik Gülersoy'un birkaç parça eşyamı getirdim dediği köşk-lojman'ın her duvarında onlarca empresyonist yağlıboya tablo var. Hepsinin konusu da ya Ada'nın ünlü atlı faytonları, ahşap köşkleri ya da begonvilli sokakları.
Gülersoy, tabloların öyküsünü anlatıyor: "Bir gün Sultanahmet'te biri Kırım'lı diğeri Ural'lı iki ressama rastladım. 20-30 kadar resim siparişi verdim. Resim tarihinde İstanbul'un birçok yağlıboya tablosu vardır ama Adalar'a ait hiçbir şey yoktu.
Büyükada'nın bugünkü hâlini resim tarihine kazandırmak gerekir diye düşündüm.
* Özlemiyor musunuz o eşyaları?
"Hayır, çünkü bana hepsi o dramı hatırlatıyor, görmek bile istemiyorum."
Gülersoy'un "görmek istemiyorum" dediği yaşam, birden bir yağlıboya tablo olarak gözüme çarpıyor. Yerde, birkaç kutu üzerine atılmış Gülersoy'un 'zengin dekorlu günleri'ni anımsatan portresi sonbahar gibi hüzünlü. Gülersoy bakışımı yakalıyor:
"Es ist alles (her şey bitti)" diyor.