Yeni binyıla 50 günden az bir süre kaldı. Bu süre zarfında Türkiye'yi oldukça ilginç ve heyecanlı günler bekliyor. Kasım ayında AGİT ve Clinton'ın Türkiye ziyareti var. Aralık ayında ise Helsinki zirvesi. Bu iki zaman kesiti ülkemiz için oldukça hareketli geçeceğe benziyor.
Hareketin ötesinde, Türkiye'nin dünya devleti niteliğini pekiştirmesi açısından bu 50 günün önemi büyük. Bir ülkenin kaderini veya yönünü bu kadar kısa bir zamana hapsetmek mümkün değil. Bir de IMF heyetinin önümüzdeki haftalarda Türkiye ile ilgili paketi açıklaması beklentisi var.
Tüm bu beklenti ve gelişmeler İMKB'ye de yansıdı. Son iki hafta içinde İstanbul Borsası dolar bazında yüzde 20 oranında prim yaptı. Bu çıkışın nedeni yalnızca yukarıdaki verilere dayalı değil. Bu aralar, diğer gelişmekte olan ülkelerde fazla bir 'heyecan' olmadığı öne sürülüyor. Türkiye'nin depremin yanı sıra, son olarak da Clinton'ın konuşma metninde vurgulanarak yer alması yerli ve yabancı yatırımcıları etkilemiş görünüyor. Etkilemiş derken, kastettiğimiz gümdemde olmanın getirdiği avantajdan ibaret. Yoksa ne genel ekonomide, ne de şirket performanslarında bu çıkışı mantıklı kılacak bir açıklama yok.
Uluslararası piyasalarda psikolojik faktörün öneminin altını çizmek gerekiyor. Her platformda Türkiye'nin 'değerinin altında muamele gören' bir ülke olduğunu iddia ederiz. Bu uluslararası piyasalarda da geçerli. Örneğin, devletin borçlanma şartlarının zorluğu (faizlerin yüksekliği), bu davranışın bir göstergesi. Ekonomimizin büyüklüğüne oranla yabancı direkt yatırımların azlığı da, aynı şekilde, değerimizin 'anlaşılmadığının' bir ölçütü.
Bu 'haksızlığa uğramışlık' sendromunu bir yana bırakırsak, Türkiye'nin yabancılar nezdinde ciddi bir politik risk taşıdığını da unutmamamız gerekiyor. Bu risk, hükümetlerin yaptırım gücünden ömürlerinin kısalığına, hukukun uygulanabilirliğinden yatırımcı haklarına kadar büyük bir alanı kaplıyor. Eğer AB adaylığımız tescillenirse, politik risk unsuru bir nebze hafifleyebilir. Ekonomik risk ise, açık ekonomi kurallarına uyulduğu sürece, en azından gözlemlenebilir düzeyde kalır.
Türkiye'nin bir dünya devleti olduğunu kanıtlaması oldukça emek gerektiriyor. Bu emek yalnızca başkalarına kendimizi iyi tanıtmaktan ibaret değil. Esas olan, kendi içimizdeki bazı değişimleri gerçekleştirebilmek. Haberde doğruculuktan hukukun işletilmesine, kadın haklarından teknolojiye bakış açımıza kadar daha sağlıklı ve çağdaş bir düzene geçmeliyiz. Gerçekçi bir toplumsal muhasebeden kaçınmamalı, farklı görüşlerden korkmamalıyız. Bilgiye ve hukuka dayalı karar ve yaptırımlardan yana olmalıyız.
Yeni bir binyıla gerisayım yapıyoruz. Birsürü sorumluluğun yanında belki fazla anlamı yok. Ama sembolik de olsa bir binyıl öncesini düşünelim. Ne kadar güçlü bir olgu değil mi? Atalarımız binyıl önce ne yapıyordu acaba? Bunu kurgularken bugüne geri dönelim. Ve binyılın son günlerinde, birey ve toplum olarak gerçek değerimizi bulmak ve göstermek için çalışalım.
Dünya devletinin açılımı bu olsa gerek.