Bugün "mor binlik", görmüş geçirmiş ve yaşlılığında da düşkünlüğe uğramış İttihatçı kabinelerinin eski nazırları gibi; her türlü üstünlük cakasından uzak, yıpranmışlığını saklamak istercesine dörde katlanmış olarak, cüzdan köşeleriyle pantolonların saat ceplerinde, sığınacak bir yer aramaktadır.
Yakın sayılacak bir tarihte ortaya çıkan "beşbin"likler bile, parasal hiyerarşinin sıfırı daha bol olan "onbinlik"lerine, "hoş geldiniz" demek için, hemen iki yana açılmış, saygıyla yarı bellerine kadar öne eğilmişlerdir.
On yıla kadar elli binliklerle yüz binlikler de, banka veznelerinden borazan çala çala fırlayıp piyasayı istilaya başlayınca; onbinlikler, saygıyla kenara açılacak, beşbinlikler de çok hızlı bitmiş bir caka döneminin buruk anılarıyla, daha gerilere doğru kayacaklardır...
Beşyüzlüklerle binlikler ise fakir-fukara cenazeleri gibi, sessiz sedasız, vaktiyle meteliklerin, kuruşların, yirmibeşliklerin ve tek rakamlı, çift rakamlı, üç rakamlı liracıkların kaybolup gittiği, Kaf dağlarının arkasına gömüleceklerdir.
Sonra da başedilmez bir yarışın hırsıyla durmadan sıfırını arttırarak eskilerine meydan okuyan banknotların, bu delilliğini önlemek için; hepsinin son sıfırları atılarak, kendileri rütbe indirimi cezasına çarptırılacaktır.
Ellibin liralık aylık, kös kös yeniden beşbin liraya dönünce, bin liralık lokanta yemeği de, yutkuna mutkuna yüz lira olmaya razı gelecektir.
Banknotlar arası böbürlenmeyi bir yerde frenlemek için; bir sıfırlık rütbe indirimini, "kahpe feleğin cilvesi" karamsarlığından kurtarmak da; ilk gençliklerinde yüz paraya sandviç, on kuruşa üstü kuru fasulyalı pilav yemiş olanlara düşecektir...
Bir sıfırdan olmak sizleri yaşama karşı bu kadar küstürmesin. Beşyüz liralık avcı kebabının elli papele inivermesi gururunuzu çok incitmişse; bir de 1940'larda porsiyonu yirmi kuruşa kurum kurum kurumlanan bol sebzeli eski avcı kebaplarını anımsayın. 'Ya bir sıfır yerine, iki sıfır silinseydi ne yapacaktınız ey lokanta listelerinin fiyat bölümünü dolduran kahramanları'... gibi rakamların gönlünü almaya dönük, anılar anlatılacaktır...
Edirne'de üç katlı bir ev kirasının, onbin liraya; Arnavutköy'de kaloriferli denize bakan bir daire kirasının kırk liraya olduğu dönemler; bir sıfırlarını yitirdikleri için, ellibin iken bir anda beş bine inmiş gibi görünen, iri kıyım kiraların kulaklarına fıslanacaktır.
Üç yumurtanın altmış paraya alındığı tarihlerde de, o zamanın aile babaları:
- Bu sıcağa kar dayanmaz, diye dertlenir dururlardı.
Çünkü onlar da kendi gençliklerinde, "beş ekmek beş peynir" diye koca bir somunla pabuç kadar bir kaşar dilimini on paraya yemişlerdi.
1934'lerin Ankara'sında Bakanlıklar'daki küçük bir apartman katına ayda elli lira ödemek zorunluğu doğunca, ailenin bütün bireyleri ayağa fırlamış:
- İnanılacak şey değil vallahi, diye bağırmışlardı...
Bugün o daireler yirmi-yirmibeş bin liradır.
Cumhuriyetin onuncu yıllarında ayda yüzyirmibeş lira alan bir memur, önde gelen memurlardan sayılırdı.
Onbeşinci yılda ise bir okul çocuğunun haftalığı yirmibeş kuruştu. İkinci sınıf sinemalar onbeş kuruş olduğu için de, iyi kötü yeterdi.
1946'larda bir muhabir aylığı doksan lira kadardı. Kıdemli olanların iyileri, ikiyüz liraya kadar alabilirlerdi...
1953'lerde ikiyüzelli lira kadar olan fıkra yazarı aylığını, bir mucizeyle ilk kez bin liraya çıkartmış olan genç bir yazarın başarısı, dillere destan olmuştu.
O sıralarda erkek ayakkabılarının fiyatı ise yüzyirmibeş lira tavanını yüzaltmışa doğru zorluyordu.
Mor binlik"ler yine de uzun zaman koruyabildiler iktidarlarını, beş binlikler ise çok hızlı aşıldılar... Bakalım on binliklerin saltanatı ne kadar sürecek?
Nüfus üretimi ile ekonomik üretim arasındaki açıyı, banknotların üstünde artan sıfırlar belirler... Onun için elli binliklerle yüz binliklerin de şans kapısı tümden kapalı değildir... Rakam kalabalığını azaltmak için sondaki sıfırlara hafiften yol görünse bile...
Not: 17 yıl önce yazılmış bir yazı... Özel koleksiyondan...