İktidar fırsatını ele geçiren partiler devlet kadrolarını yandaşları ile dolduruyor. Hepsi aynı..
1989 yılında devlet memuru sayısı 1 milyon 545 bindi. Rakam 1995'te 1 milyon 842 bine, 1998'de 1 milyon 951 bine ve nihayet geçen ay 2 milyon 9 bine ulaştı.
Memurların aldığı maaş, ancak sefaleti finanse edebilir. Buna rağmen 1 milyondan fazla genç insan devlet kapısında iş bekliyor. Niye?
Çünkü rahmetli Özal'ın "Benim memurum işini bilir" sözünden sonra ahlaksızlık, işbitiricilik rütbesi kazandı.
Ve ülke yolsuzluklar batağında çırpınan Çeteler Cumhuriyeti görünümü aldı.
Devlet büyüdükçe çeteler güçleniyor, rüşvet ve işkence artıyor. Osmanlı'dan kalma Memurin Muhakematı Kanunu da suçluları, milletvekili dokunulmazlığından daha kalın zırhla koruyor.
Bütçenin dörtte birine yakını memur maaşlarına gidiyor. Yarıdan çok fazlası da borç faizlerine. Toplanan vergi geliri, bu iki kalem gideri ancak karşılıyor. Sonuçta eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik hizmetlerini yerine getiremeyen çaresiz bir devlet.. Fakir, öfkeli ve öfkeli olduğu için de devletin her an suç işleyecek zannıyla şüpheyle baktığı, baskı altında mutsuz bir millet..
Böyle bir devlet yapısı Türkiye'yi Avrupa Birliği'nin ekonomik ve demokratik normlarına yükseltemez. Türkiye özelleştirmeleri tamamlayarak enflasyonu düşüremez. Çünkü 2 milyon memur buna izin vermez.
Halbuki Arjantin'de "Turco" adıyla anılan Başkan Menem'in yaptığı ilk icraat, memur sayısını 250 bine indirmek oldu.
Sağlanan bu tasarruf, ekonominin canlandırılması ve üretimin artırılması için kullanıldı. Sonuçta, işsiz kalan memurların hemen tümü özel sektörde hem daha iyi para, hem üretici olmanın moralini kazandılar.
Enflasyon cehennemi batık Arjantin kurtuldu.
İktidar memur sayısını 1 milyona indirip, memur maaşlarını yüzde 15 değil, yüzde 50 artırsa bile yılda 3 katrilyon lira tasarruf eder. Devlet daha iyi işler ve ekonomiye taze kan sağlanır. Ama hayal..
Bir "Turco" çıkarana kadar Türkiye bürokrasinin sömürgesi olarak sürünmeye devam edecek!
Şüpheli sessizlik
Kurumlar kendilerini korumuyor, sonra da devlete oluşan güvensizlikten herkes şikâyet ediyor.
Erol Evcil polise, öldürülen Nesim Malki'nin, bürosunda Çakıcı ile yaptığı telefon görüşmesinden sonra Hüsnü Gülen adlı kişiye 250 bin dolar verdiğini söyledi ve "O para, mahkemede ve Yargıtay'da karısı Uğur Çakıcı'yı öldürten Alaattin Çakıcı lehine karar çıkarmak için kullanılmış" dedi.
Dört gündür Adalet Bakanlığı'ndan ve yargıdan açıklama bekliyoruz. Sessizlik kabullenme anlamına alınmaz mı?
Öğrendik ki cinayetin tetikçisi müebbet hapse hüküm giymiş ve kararı Yargıtay da onaylamış. Fakat karakolda Çakıcı'nın azmettirici olduğunu söyleyen katil, bu ifadeyi mahkemede geri almış.
Evcil'in yargıyı töhmet altında bırakan ifadesi, cevap vermeye değmeyecek kadar önemsiz sayılabilir mi?
Hele yolsuzluk batağından kurtulmak için halkın tüm umudunu adalete bağladığı bir dönemde?