


Kırmızıyı unutmak...
"1990'lar Türkiyesi'ni en iyi anlatan 3 şey bul" deseler, ben 3 adet Mahsun Kırmızıgül fotoğrafını koyardım yan yana ve altlarına tarihlerini yazardım:
Mahsun 1990: Fakir muhitte büyümüş, çaycılık yaparak okumuş, kaytan bıyıklı, mahcup bakışlı, zayıf, çelimsiz, mahsun bir Anadolu delikanlısı...
Mahsun 1995: Şöhreti erken yakalamış. Unkapanı'ndan ekranlara sıçramış, "yıkılmamış, ayakta kalmış" bir yanık ses...
Mahsun 2000: Amann dergisinin kapağında bir "küçük Prens" (Prince)...
Bu üç fotoğraf, bence her şeyden daha iyi anlatıyor değişimin hızını... Hangi baskı makinesi, 10 yılda bir insandan bu kadar alakasız üç kopya çıkarabilirdi ki?
***
Şimdi bir fizik sorusu: Boşluktaki bir cisim zaman içinde bu kadar hızla yol alırken meydana gelen sürtünmeden ne kadarlık bir yıpranmaya uğrar?
Kırmızıgül, "26 yaşına kadar çirkindim. Şimdi 29'umda beni yakışıklı buluyorlar. İnsan başarıyı yakalayınca yüzüne renk geliyor" diyor.
Ancak Mahsun'un yüzündeki renk kırmızı değil; pudranın yavru ağzı tonları... Röportajındaki bir yanıt, gül'ündeki kırmızının nasıl olduğunu açıklıyor:
"5 lira fazla olsun kırmızı olsun abi'deriz. Biz kırmızıyı çok severiz. Çocukken hep kırmızı bir arabam olsun isterdim. Büyüdükçe metropolde zaman aşımına uğradıkça kırmızıyı unutur olduk. Kendime aldığım ilk araba, galeriye girdiğimde ilk gözüme çarpan siyah oldu."
Bu cümledeki "zaman aşımı"ndan kasıt, "zamanla aşınma" olsa gerektir. Kendisinin bile akıl erdiremediği bir ışınlama hali. Mahsun'a kırmızıyı unutturmuştur.
"95 Mahsun"u Güneydoğu için "Bir kardeş, kardeşi vuruyor ne diye" diye türkü yakarken "Millenium Mahsun"u bu cesur "Kardeşlik Türküsü"nü, kolayca kendi plak şirketinin tanıtım şarkısı haline sokarak evcilleştirebilmiştir.
"Mahsun-light" imajının kreatörü "Zeynep Tunuslu geçen akşam CNN Türk'te Cüneyt Özdemir'e "Bu oyun, show-biz'in (eğlence endüstrisinin) bir parçası" diyordu.
Mahsun, "mahsül" olmuştu.
***
O söyleşide "imaj tasarımcısı" Tunuslu, "Türkiye'nin en iyi tasarlanmış imajı kimde" sorusuna hiç duraksamadan "Orhan Gencebay" adını verdi.
O halde niye günümüzde Gencebay değil de Kırmızıgül satıyor?
Yanıtın ipuçları Defter Dergisi'nde (Yaz 1999. Sayı 37) Nurdan Gürbilek'in bir makalesinde:
70'lerin "istemem namertten bir yudum çare" diyen Gencebay'ı ile 90'ların "Ben de isterem" diyen arabeskçilerini karşılaştıran Gürbilek, 20 yıl öncesinin feragat telkin eden, adalet talep eden söyleminin, 80'lerin ortalarından itibaren yerini daha iştahlı bir arzuya ve doyurulma talebine bıraktığına dikkat çekiyor. Uzun yıllar görev bilinciyle, terbiyeyle, memurluk ahlakıyla yetiştirilmiş toplumun, yıllardır ertelemek zorunda kaldığı isteklerini 1990'larda özgürce ifade etme olanağını bulduğunu, bunun sonucu olarak da "feragate dayalı kültür"ün yerini "arzu kültürü"nün aldığını söylüyor. Gürbilek'e göre, toplumun modern olabilmek için o güne kadar dışarıda bıraktığı birçok şeyin, en başta da taşranın ve cinselliğin, büyük şehrin imkânlarıyla buluşması sayesinde, Gencebay'ın hayali sevgilileri ve ağırbaşlı "ağabey" tavrı, günümüzde yerini "Ellere var da bize yok mu" diyen bir yırtıcılığa ve onun "gözle görülür, elle tutulur" sevgililerine terk ediyor.
**
Mahsun Kırmızıgül, bu farkı, "Her Şeyim Sensin" klibinde apaçık ortaya koymuştu. "Batasıca dünya"nın boynu bükük Gencebay'ı gitmiş, yerine "güzelim dünya"da kırmızı mustang'inde veya Harley motosikletinin terkisinde yine kırmızı montlu sarışınlar gezdiren, sürat motorunun peşinde su kayağı yapan, Amerikalı yengeyle "beşlik çakarak" selamlaşan Mahsun gelmişti.
Kırmızıgül, kendi kırmızısını unutsa da unutmamış olanlara hâlâ kırmızı satıyordu.
3 fotoğrafa sığan değişimin özeti bu işte:
"Hadi gelin köyümüze geri dönelim" diyen "ricat" ezikliği aşıldı: yerine "Hemşerim"in "Şehir benim" dönemi açıldı.
5 yıl sonraki fotoğrafı hayal dahi edemiyorum.