


Zeus'un oğlu Tantalos ve Laik Susurluk Çetesi
Tantalos, Zeus'un en değerli oğluydu. Tanrıların sofrasına oturmasına, ölümlülere yasak olan ambrosia ya da nektardan yiyip içmesine izin verilirdi.
Tantalos gene de Tanrılardan nefret ederdi. Bir gün onun sofrasına oturmak alçakgönüllülüğünü gösteren Tanrıları yamyam durumuna düşürmek için, biricik oğlu Pelops'u öldürtüp, pişirterek konuklarına ikram etti. Mitolojiye geçen "cezası" bu inanılmaz suçunun karşılığıydı.
O günden sonra susuzluğunu gidermek için göle her eğildiğinde sular çekildi, doğrulduğunda dizlerine kadar yükseldi. Acıkıp da yemiş ağaçlarına her uzandığında, meyvalar yukarılara yükseldi. Ömrünün sonuna kadar, en temiz suların ve en güzel meyvaların arasında aç ve susuz yaşamaya mahkum edilmişti.
ooo
Dün sabah bizim gazetede "Falaka tartışması" manşetini görünce, bu topraklardaki insanların, pek de görünür bir suçları olmadığı halde, Tantalos cezasına çarptırıldıklarını düşündüm.
Yeryüzünün uygar ülkelerinin düzeyine doğru hamle ettikçe, sular çekiliyor, meyvalar kayboluyordu. Ta Osmanlı'dan bu yana "falaka" sorununun bitmemiş olması, hepimizi ömür boyu "işkence" konusundan uzak yaşayamama cezasına çarptırılmış bir ölümlü haline sokuyordu.
ooo
Yaşadığımız topraklarda "işkencenin" ilk kez resmen yasaklanması bundan 143 yıl öncesine gider.
Kırım Savaşı sırasında Rusya'ya karşı Osmanlı'ya askeri destek sağlayan İngiltere'yle Fransa'nın Bab-ı Ali üzerindeki etkisi iyice artmıştı. Osmanlı, Tanzimat Fermanı'nı ilan etmiş ama aradan geçen onbeş yıla rağmen pek de birşey yapmamıştı. Aynı bugün olduğu gibi o gün de yeryüzü bu ayak sürümeden rahatsızdı.
Ali ve Fuad Paşalar hem iç ve dış kamuoyunun gözünü boyamak hem de kendilerinin de "bu tür iyileştirmelerden" yana olduğunu göstermek için bu kez Islahat Fermanı'nı yayınladılar.
18 Şubat 1856'da yayınlanan Islahat Fermanı padişah iradesini sınırlıyor; kişi haklarını öne çıkarıyor; ırk ve din ayrımı yapmaksızın bütün Osmanlılar'ın can, mal ve namus dokunulmazlığını; yasalar önünde eşitliğini güvence altına alıyordu.
Ayrıca kamu görevlerine ve askere alınmada kimseye ayrıcalık tanınmamasını, vergi adaletinin sağlanmasını, Müslüman olmayanlara belli koşullarla ulusal ve dinsel eğitim özerkliği verilmesini öngörüyordu. Ve "işkenceyi" yasaklıyordu.
1991 yılında şimdiki Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in genel seçim kampanyasını "şeffaf karakol" sloganıyla başlattığı anımsanırsa, buralarda uygarlığa ulaşmak isteyenlerin nasıl bir Tantalos cezasına çarptırılmış olduğu daha iyi anlaşılır.
ooo
Doğrusu Cumhuriyet de, Osmanlı'dan pek farklı olamazdı. Hoş nasıl olsun?
Horlayan adam oda değiştirince horlaması geçecek değil ya...
Islahat Fermanı'ndaki "can güvenliği" ilkesi Cumhuriyet döneminde, milletvekili Ali Şükrü Bey'in vurulması ile çiğnendi ve bu konu hiçbir zaman yargıya intikal etmedi.
Birinci Cumhuriyet'in ilk meclisi bir siyasal cinayet sonunda kapandı.
ooo
Ali Şükrü Bey Trabzon milletvekiliydi. Bahriye Mektebi'ni bitirmişti. Erkanıharp subayıydı.
Son Osmanlı Mebusan Meclisi'ne Trabzon'dan seçilmişti. Asker olmasına rağmen İttihat ve Terakki'ye karşıydı.
Osmanlı Mebusan Meclisi kapatılınca Ankara'ya gitti. Milli Mücadele'ye katıldı.
Üzerinde ısrarla durduğu konular, Islahat Fermanı'nda yazılanlardan farklı değildi. Kişi tahakkümüne karşıydı... Meclis üstünlüğünü savunuyordu... Misak-ı Milli'nin delinmesine muhalefet ediyordu... Mustafa Kemal ile sert tartışmalara girdi.
Ali Şükrü Bey, muhalefetinin cezasını ağır ödedi. 27 Mart 1923 tarihinde Çankaya Muhafız Alayı Komutanı Topal Osman Ağa tarafından öldürüldü. Sonra Topal Osman da vuruldu.
Olay adınlatılamadı. Üç yıldır dokunulmadan ortalıkta dolanan Laik Susurluk Çetesi tarihsel gücünü Ali Şükrü Bey cinayetinden almakta..
ooo
Islahat Fermanı bundan onca yıl önce yasa önünde "herkesin" eşit olduğunu söylüyordu ama hepimiz, buralarda insanca bir yaşam arzulayan bizler, bunun kağıt üzerinde kalmaya devam ettiğini bilmekteyiz.
Adalete her elimizi uzattığımızda hepimiz sanki birer Tantalos oluyoruz. Adalet, elimizin ucundan kaçıyor.
ooo
İstanbul ve Çanakkale boğazlarına "güvenlik" gerekçesiyle dikilmek istenen radar kulesi ihalelerini ABD'nin "Lockheed" firması kazanmış.
Haberi veren 1 Kasım tarihli Radikal Gazetesi, Lockheed şirketi için, bizim açımızdan utanç verici eskilerde kalmış bir sayfayı şöyle açıklıyordu:
"Lockheed bundan 23 yıl önce askeri uçak alımlarıyla ilgili bir ihalede 'rüşvet' dağıttığının ortaya çıkmasıyla gündeme gelmişti.
1976'da ABD Senatosu Dış İlişkiler Komisyonu, Türkiye'nin de aralarında bulunduğu Japonya, İtalya, Hollanda, Belçika gibi ülkelere askeri uçak satan ABD kökenli Lockheed firmasının, adı geçen ülkelerde milyarlarca dolarlık rüşvet verdiğini duyurmuş, TBMM'de Lockheed olayını soruşturmak üzere kurulan komisyonun araştırması sonucunda şirketin Türkiye Temsilcisi aracılığıyla 'askeri ve siyasi' çevrelere rüşvet dağıttığı ortaya çıkmış, ancak bu dosya daha sonra 'esrarengiz' bir biçimde kapanmıştı.
Lockheed'in rüşvet verdiği diğer ülkelerdeki yetkililer ise bulunarak cezalandırıldı."
Buralarda herkes eşit ama "askeri uçak alımında" rüşvet alanların ortaya çıkarılması mümkün değil.
Bu da, Ali Şükrü Bey cinayeti ile Laik Susurluk Çetesi arasında bir skandal köprüsü olarak kaldı...
ooo
Susurluk Skandalı'nın üçüncü yılında yargılanıp, cezalandırılan tek kişinin kamyon şoförü olması, İttihat ve Terakki'nin avlanma sahası niteliğini hiçbir zaman kaybetmeyen Türkiye'de en olağan gelişme olarak kabul edilmeli...
ooo
Hollandalı bilim adamı Erik Zürcher, kendilerini devletin sahibi gören "laik ve modenleşmeci" zinde güçlerin hiçbir şekilde hukuksal denetimden geçmemelerinin tarihsel nedenlerini şöyle açıklar:
"Meşrutiyet dönemi İslamcı akımlarına bakarsak, şüphesiz aralarında irticai gruplar var, fakat modernist İslamcı akımlar da var.
31 Mart olayından hemen sonra hem İttihatçılar, hem Kemalistler, irtica yaftasını tüm muhalefete yapıştırdılar. Ya modernleşme ya İslam ikilemi doğru değildir. Hem modernleşmeci, hem de İslamcı tarafta büyük farkılıklar mevcut.
Tarihe böyle bir ikilemle bakacak olursak, böyle bir ikilem yaratırız. Her Müslümanın gerici olduğunu söylersek, gerici yaratırız."
"Fakat 1923'ten sonra Müslüman-Laik ayrımı fazlasıyla vurgulandı; İslam temelli Türk-Kürt dayanışması zayıfladı.
Milliyetçi kültür tekelleşmesi hakim oldu. Yani yapay bir birlik yaratılması için Atatürk kültü yaratıldı."
"Onun için hem İttiahatçılar, hem Kemalistler bir ikilemle karşılaştılar: Ya modernleşme ya demokratikleşme. Demokratikleşmeyi modernleşmeye feda ettiler.
Bence Kemalistler'in politikası ve dünya görüşü İttihatçıların aynısı sayılabilir."
ooo
Demokratikleşme evrensel hukukun zerrece taviz verilmeden uygulanması demektir. Türkiye'nin modernleşmesine öncülük ederek Cumhuriyet'i kurmakla övünen güç, demokratikleşmeyi yok saydığı için Ali Şükrü Bey Cinayeti, Lockheed askeri uçak alımında dağıtılan rüşvet ve Susurluk Çetesi ortaya çıkarılmıyor, yargılanamıyor.
Çünkü onlar "laik ve modernleşmeci" İttihat ve Terakki'nin torunları...
Hem İttihatçılar, hem Kemalistler "irtica yaftasını" muhalefete yapıştırmaya devam ediyor..
"Şükrü Bey'in cinayetinin arkasında kim var? Neden bu olay aydınlanamadı?"
Cevap: Sen şeriatçısın...
"Lockheed askeri uçak olayındaki rüşvet bir tek Türkiye'de ortaya çıkmadı. Üstelik Meclis Araştırma Komisyon raporu da Genel Kurul'a bir türlü inemedi. Burada hukuk devleti yok mu?"
Cevap: Sen şeriatçısın...
"Susurluk Skandalı ortada. Üç yıl oldu. Bir tek kamyon şoförü tutuklanıp, yargılandı. Böyle rezalet olur mu?"
Cevap: Sen şeriatçısın...
ooo
İttihatçı ve Kemalist geleneğin yaptığı gibi, "demokratikleşme" yani evrensel hukuk kurallarının işletilmesi, "laik ve modernleşme" öncülüğünün rantını hâlâ yemeye devam eden etkili çevrelerce önlendikçe, Türkiye maalesef "laik çeteler çiftliği" olmaya devam edecek...
Dosyalar, belgeler, bilgiler ortaya çıkarılmayacak, onun yerine sanıklar falakaya çekilecek.
Adalet hep bizden kaçacak.
Biz de Tantalos'un cezasını çekmeyi sürdüreceğiz.
Çocuklarımızı Tanrılara da yedirmedik ama cezamız hiç bitmiyor.
Var herhalde bir günahımız.