Memurlar hiç bir zaman rahat olmadı, iyi aylık almadı ama bugünkü duruma da hiç düşürülmedi.
Kıt kanaat da olsa ele güne rezil olmadan yaşayabilmeyi beceriyorlardı.
Ben de namuslu bir memur ailesinde büyüdüm. Bu yüzden memur hayatını iyi bilirim:
Zamanlı zamansız tayinlerle ülkenin bir ucuna yollanan bu aileler, her taşınmada biraz daha yıpranan portatif mobilyalar; kırık kolu tutkalla yapıştırılmış, üç-beş senede bir yüzü değiştirilen koltuklar; cilası yer yer matlaşmış sehpalar; büyükannenin hazırladığı, bir zamanlar beyaz iken şimdi sararmış perdeler; eskiden Samanpazarı'ında satılan ve misafir geldiğinde içinden parçalar çıkarılıp eklenerek açılan ve bu işlem sırasında mutlaka parmakları sıkıştırıp kan oturtan masalarla boğuşurdu.
Bu evlerin sessiz gücü ise, bir trajedi kahramanı gibi, ev işleriyle, büyüyen çocuklarla, aile dedikodularıyla uğraşan ve en önemlisi, yetmeyen parayla evi döndürmek zorunda olan kadınlardı. Bu kadınlar, yüzlerindeki mahcup ve hüzünlü gülümsemeyle, kronik ve sinsi bir ağrı gibi çektikleri sürekli parasızlığı kimseye belli etmemeye çalışarak, büyük kardeşin giysisini küçüğe uyarlayarak, aniden baskın veren sekiz akrabayı yatıracak yer bulma mucizesini sağlayarak yaşlanıp giderlerdi.
Onur kırıcı saydıkları parasızlığı ve aile içi kavgaları, ömürlerinin en kutsal sırrı gibi saklardı bu kadınlar. "Kan tükürüp, kızılcık şerbeti içtim demek" deyimini yüceltir ve kırk yılda bir şehir kulübündeki bir davete giderken solgun dudaklarını koyultan, tükendiği için tırnak ucuyla çıkartılmış ruju ve ellerinde tuhaf bir kuş gibi taşıdıkları lame çantayı eksik etmezlerdi.
Bu insanlar "köşe dönücü" değildi. Daha iyi bir mevki, bir otomobil ve eğlenceye gidebilme "imtiyaz" ı uğruna, iç değerlerini satacak insanlar değildi onlar.