|
|
NURİYE AKMAN(nakman@sabah.com.tr
)
|
  
Hepimiz kıdemli tanığız
Abdi İpekçi'nin kızı Nükhet İpekçi: "Bizim için düzenlenmiş, gelişme ve sonuç bölümleri aynı olan senaryoyu bir kez daha okur gibiyim. Caddenin adı kondu bile. Hepimiz kıdemli birer tanığız artık."
Faili meçhul cinayetler tarihinin son 20 yılına en kıdemli mağdur tanıksın. Ahmet Taner Kışlalı'nın öldürüldüğünü duyunca ne hissettin? - Üç kardeşim daha oldu diye hissettim; Altınay, Dolunay, Nur Nilhan. Tıpkı kardeşim Sedat, Cavit Orhan Tütengil'in kızı Deniz, Doğan Öz'ün kızı Bengi ve erkek kardeşleri, Çetin Emeç'in çocukları Mehveş ve Mehmet, Uğur Mumcu'nun çocukları Özge ve Özgür ve diğerleri gibi. Bazısıyla hiç karşılaşmadık bile ama ben onlarla kendimi büyük bir ailenin bireyleri gibi görüyorum. Bizim için düzenlenmiş, başlangıç, gelişme ve sonuç bölümleri değişmez kurallarla belirlenmiş bir senaryoyu bir kez daha okur gibiyim. Caddenin adı kondu bile. Hepimiz kıdemli birer tanığız artık. Gördük artık süpürgeler bile daha edepli. Bundan sonraki cinayette daha bilimsel olacaklarına, vakumlu olanlarından kullanacaklarına eminim. Ne kadar da çok araba birikti farkında mısın? Keşke o bombalanmış, kurşunlanmış arabalar bir müzeye doldurulabilseydi. Birkaç "münferit olaydan" bahis açan, hatta kimi cinayetleri "irdelemememizi" salık veren kimi devlet başkanlarımıza o müze gezdirilebilseydi. Bayraklı tabuta yani rahatlatıcı simgeye ne kadar çabuk geçildiğini o kanlı arabalar gösterirdi.
- Araba, ilk günlerin önemli simgesi. Sonra unutuluyor tabii.
- Evet. Sonra daha da çok şey unutuluyor. "Güzel" törenler, oturumlar, soruşturmalar, derinleşen soruşturmalar... Sonra, derinlerde sesleri boğulan soruşturmalar, açıklanabilir yanlar açıklanamaz yanlar. Daha daha sonra çeşit çeşit senaryolar, en olmayacak olasılıklar, en anlamsız anlamlar, günün koşullarına göre değişen çözümlemeler, ad bulma, taraf belirleme çabaları. Daha da sonra, insanı (bana bir ara böyle oldu) "Onlar kim?", "Ben neyim?", "Burası neresi?" demeye vardırtacak akıl almazlıklar, çıldırtıcı gelişmeler, ekranlardaki seyirlikler, katil nanikleri.
- Bu arada oynamanız gereken yeni rollere alışma süreci de başlıyor olsa gerek.
- Evet, bütün bunların arasında kurdela kesmenizi, ödül vermenizi, fotoğraf çektirmenizi, görüş belirtmenizi, yıldönümü programına katılmanızı, iyi niyetli olduğundan hiç kuşkulanmadığınız, ama içinizin almadığı sahnelerde rol almanızı bekleyenlerle ilişkileriniz. İlgiyi geri çevirme zorluğu, ayıp etmeme kaygısı, kırmama çabası, yapılacak olumlu anlamlı bir işe köstek olmama çabası, ilkelerini doğru anlatma çabası, konuşması gerekenler konuşsun diye öne çıkmayı ret ederken, korkuyor susuyor demesinler kaygısı. İlk günlerde sizi bir kasnak gibi saran, yıkılmayın dağılmayın diye sımsıkı tutan müthiş bir sevgi ilgi çemberi... Ama sonrası hep aynı... Bu kadar güçlü enerjinin yoğun duygunun nasıl da birleşemeden dağıldığını nasıl da boşluklarda yankılanıp durduğunu görmek ve beklemek. Ve elbette umutla hep beklentili olmayı sürdürmek.
- Mikrofonlar, teypler, kameralar öldürülenin yakınlarına uzatıldığında, o olgun görüntülerinin altında kimbilir hangi fırtınalar esiyordur?
ACIYLA BAŞEDİLEMİYOR
- Orada ölünüzün ardına geçme, onu savunma duygusu oluyor. Her şeyden önce onun can hakkını savunma duygusu olmalı bu. Birleri onu düşman bellemişler ve saf dışı etmek için pusu kurmuşlar. Onlara gözünüzü dikip korkmuyoruz işte diyor, ölünüze kalkan oluyorsunuz. Sanki kafa tutup, meydan okuyorsunuz. Ölünüzün düşüncesini haykırınca onu tekrar capcanlı karşılarına dikecekmişsiniz gibi bir duygu beliriyor içinizde. Acıyla başedilemiyor. Cinayetin aydınlanmamış olması, savsaklamalar, hiçe sayılmalar acınızı başka acılarla da birleştiriyor.
- Acın daha tazeyken sana merhem gibi gelen ama yaşaya yaşaya tüketilen kavramların olmuştur.
- Bu tür acının tazesi bayatı olmuyor ve bana merhem yerine geçen hiçbir şey olmadı, olmayacak. Hem kimse fark etmiyor mu biz bir süreklilik yaşıyoruz. Biten dinen duran bir şey yok ki... Anlamlı güzel sözler dersen biz zaten bu iyi insanların o iyi niteliklerini biliyoruz. Onların tekrarı doğrusu beni fazladan onurlandırmıyor. Tam tersine bu sözler yerine sorumlu, ciddi hareketler bekliyor insan. Ne yazık ki anlamını kaybeden çok kavramım var. Her cinayette artıyor. Kalıp sözler, tekrarlar, tahammül sınırlarımı aşardı eskiden. Artık dinlemiyorum bile.
- Beynin, o ölümlerle ilgili mi çalışıyor?
- Acılar bir yana akılalmazlıklar beni zorluyor. Bazen gündelik yaşamdan uzaklaşıyorum. En yakınlarımdan bile. Anlamsız geliyor her şey. Bazen konuyla ilgili olmasa bile insan bir biçimde o ilgiyi kuruyor. Örneğin Moğollar'ın "Bir şey yapmalı" şarkısını ilk kez duyduğumda radyoda, bir an o şarkının cinler periler tarafından odaya getirildiğini düşündüm. Sanki bizim için söyleniyordu o şarkı. Sanki benim içimdeki sesi söylüyordu. Bülent Ortaçgil'in hani, "Normal, her şey gayet normal" diye bir şarkısı var. O benim Uğur Mumcu şarkım. Çünkü o gün ben gerçekten çok şaşırmıştım. O bomba patladıktan sonra her şey nasıl böyle normal olur, insanlar nasıl yerli yerinde durur diye isyan etmiştim. Bu şarkı bu hali öyle bir anlatıyor ki sanki özel olarak hazırlanmış diyorum, kendi kendime anlamlar atfediyorum. Aslında böyle örnekler çok. Size yapışıyor bu hal. Beş dakika arası falan yok. Hep sizinle. kendi gözünü görmezsin ama orada durur ve görür onun gibi bir şey.
- Sayın Başbakanımıza bize paniğe kapılmamamızı salık veriyor.
- Bense aksine fena halde paniğe kapılalım diyorum. Canları alınanlardan bazılarının eşlerini, çocuklarını tanıyınca biraz daha dehşete kapıldım: Biz belirli özelliklere sahip farklı bir türdük. Bir topluluktuk artık. Ama bir arada durmadığımız için görünmüyorduk. Biz, aileler olarak katillerimizi tanımıyorduk, tek tek adlandıramıyorduk, oysa onlar kendilerini, birbirlerini biliyorlardı... Bu kadar dehşet dozu yeterli değil mi? Değil panik hali alarm haline geçilse yeri değil mi? Örneğin ben, 1978 yılında katledilen Bedrettin Cömert'i düşündükçe de paniğe kapılıyorum. Cömert'in bildiğim kadarıyla çocuğu yoktu. Bu yüzden mi ona anma törenleri yapılmıyor? Ekranlarda ondan sık sık söz edilmiyor, "çarpıcı", "etkileyici" sözler edeni yok? Anısı yaşama hakkı zaman aşımına mı uğradı? Kışlalı'nın genç öğrencileri Bedrettin Cömert'in şimdi olgunluk çağına ermiş öğrencileriyle birleşip öğretmenlerinin yaşama hakkını hep birlikte sorguladıkları zaman benim umudum artacak.
- Önemli olanın öldürenler değil öldürtenler olduğunu bildikten sonra onların ortaya çıkabileceğini düşünüyor musun?
ONLAR NE YAPIYORLAR?
- Öldürtenler ortaya çıkarılmadıkça kimse can güvenliğinden söz etmesin. Öldürtenler güce yani katil işverenine ulaşılmadıkça da hiçbir cinayet aydınlanmış sayılamaz. Sayın Fehmi Fehmi Güneş, "İpekçi cinayeti faili meçhul değildir" diyor. Sanık Ağca tam olaya tanıklık edeceği, bilgiler verileceği anda kaçırtılmıştı. Bence cinayet ikinci ve daha koyu bir karanlığa asıl o zaman gömüldü. Sayın Güneş, benim kızıma ve babalarını, dedelerini görme hakkından yoksun bırakılanların çocuklarına net ve kesin olarak açıklayabilir mi? Bu canların alınmasına kimler karar verdi? O kişiler adıyla sanıyla şimdi nerede ne yapıyor? O kişiler can alma hakkını hangi gerekçelerle açıklıyor? Failin belirlenmesinden sonraki olayı kapatma, savsaklama, gizleme çabaları kimler tarafından yürütüldü?
- Yargının çalışmasını engelleyenler yargı önüne getirilmedikçe istedikleri kadar fail çıksın ortaya. Neye yarar?
- Gövde gösterisi yapmalarına, ne kadar gurur verici kimseler olduklarını öğrenmemize yarar. Bizlere nanik yaparlar (yani bana öyle geliyor bazen) Ben bütün bunları gördüm yaşadım. Devletin, asıl o anlarda nasıl da yıpratıldığına tanık oldum.
- Sence devlet bu cinayetlerin ortaya çıkamasını istiyor mu, istemiyor mu?
KLASİK DÜŞMANLAR
- Artık her an her olayda devlet suçlanıyor. Hani neredeyse küçücük çocuklar bile "kaka devlet" falan diyecekler, o noktaya gelindi. Sakin olalım, millete hizmet için var olan devlet mekanizmasındaki çeşitli görevlerde bulunanların elbette bazısı istiyor, bazısı da istemiyordur. Veya bilemiyordur, veya yapamıyordur. Güldal Mumcu'nun dile getirdiği gibi "Ellerinden bu kadar geldiğine inanmak istemiyoruz." Daha çok geleceğini bildiğimiz için bekliyoruz. Can güvenliği ve vatandaşlık hakkımızı sormak durumundayız. Bunun bir haktan öte, bir vatandaşlık görevi olduğuna inanıyorum. Sayın Ecevit, aydınlanmamış cinayetlerden söz ederken Olof Palme'nin katilinin de bulunamadığını söylediğinde; hani "Sınıftaki en kötü not benimki değil. Başka kötü notlar da var" diyen bir öğrenciyi hatırladım. Keşke Şili, Almanya, Fransa gibi ülkelerde yıllar sonra adalet önüne getirilen, yargılanan, cezalandırılan kimselerin adlarını da aklında tutabilseydi.
- Cinayetleri belli çevrelere mal edenlere mi, yoksa bu "klasik düşmanlara" değil de, sizin inandığınız değerlere inandığını söyleyenler tarafından işlenme olasılığını dile getirenlere mi daha sıcak bakıyorsun?
DÜŞMANLAR KİMDİ?
- Ben, hiçbir olasılığa bakmak istemiyorum. Olasılığın değil, olanın açıklanmasını bekliyorum. Bu açıklama yapıldığı zaman bende pek bir değişiklik yaratmayacak. Büyük bir ihtimalle daha da buruk olacağım. İnandığım değerlerin başında insan yaşamı geliyor onun için bu canların kimlerin neden aldığını bilmek zorundayız. Bizim bilmemizden daha önemli olan bu karanlığın bir dönem boyunca neden sürdüğü. Konu, küçük bir çocuğun bile anlayacağı bir dille anlatılabilir bir saydamlığa ulaşmalı. Hani nasıl diyoruz: "Düşmanlar yurdumuzu işgal etmişti sonra biz de onları denize attık." Benim küçüklüğümden kalma en eski Kurtuluş Savaşı bilgim böyle. Bize böyle öğrettiler. İlerde bir gün her nereden geldiyse bu saldırılar onlar da böylesine basite indirgenerek anlatılabilmeli. Cumhuriyetimizin 76'ncı yılında bizler kimlerin işgali altındaydık? Düşman kimdi? Neden onu bizden gizliyorlardı? Bu düşmandan kurtulma savaşımızı neden başlatamıyorduk bir türlü? Bütün bunları ileride torunlarımıza anlatmalıyız.
|
 |
Copyright © 1999, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır
|