Bakıyoruz, siyasetçilerden basın mensuplarına, devlet yetkililerinden sivil toplum kuruluşları sözcülerine kadar kamuoyu önderlerinin geniş bir kesimi, tetiği kim çekmiş olursa olsun, suikastın asıl hedefinin Türkiye'yi cepheleştirmek, demorasiyi çökertmek ve Avrupa yolunu tıkamak olduğu konusunda birleşiyor.
Sağduyu galebe çalıyor: Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hikmet Çetinkaya sorumlu ve itidalli bir tavırla cinayetin "büyük patron"unun oyununu boşa çıkaracak bir tavır alıyor. "Terörün dincisi-dinsizi sağcı-solcusu olmaz" cümleleriyle cinayet odaklarının hevesini kursağında bırakıyor.
Ne var ki, ideolojik takıntıları sağduyularını bastıranlar da yok değil. İki gündür, yetkili yetkisiz kimi isimlerin, Kışlalı suikastı üzerine yaptıkları konuşmalarda, yazdıkları yazılarda, benim de içinde bulunduğum liberal demokratlara yönelik abuk sabuk suçlamalar yaptıkları görülüyor. Büyük bir küstahlıkla "timsah gözyaşlarından", "terörün suçunu paylaşmaktan", "asıl sorumlu olmaktan" vs. bahsediyorlar.
Normal şartlarda böyle büyük bir iftira karşısında susmaz, dava açardım. Acılarına veriyorum. Ama bir şeyi söylemeden de edemiyorum: Gaflet içindesiniz. Fanatizm gözünüzü öyle karartmış ki olan biteni göremiyorsunuz. Ve bu gafletinizle provokatörün işini kolaylaştırıyorsunuz.
Kimileri "derin devlet" gibi soyut bir düşmana işaret etmenin sonuç alıcı olmadığını söylüyor ve soruyorlar: Kim bu derin devlet, nerede bulunur, kimlerden oluşur?
Bana kalırsa bu soruları soranlar Kutlu Savaş'ın Susurluk Raporu'nu tekrar dikkatle okusunlar.
O raporda faili meçhul cinayetlere verilen isim "itlaf yetkisi" idi. Rapor, devletin istenmeyen kişileri "itlaf yetkisi" olduğunu açıkça savunuyor ve:
"Devlet içinde bir infaz grubu kurulmuştur. Ancak devlette böyle bir yetkiyi kim kullanacaktır? Şu husus bilinmelidir; Olağanüstü Hal Bölgesi'nde adam öldürme konusunda karar mercii başçavuşlara, komiser yardımcılarına ve daha önemlisi bu yetki dünkü terörist yarınki potansiyel suçlu olan itirafçılara kadar inmiştir" diyerek, derin devlet içinde "adam öldürme yetkisi" konusunda ortaya çıkan "laçkalığı" eleştiriyordu!
O raporun, "Susurluk oldu, faili meçhuller bitti" başlıklı bölümünde, faili meçhul diye adlandırılan birçok cinayetin failinin bilindiği, hatta bazı cinayetlerin merkezi olarak kararlaştırıldığının saptandığı yazılıyordu.
Ama ne yazık ki, kamuoyu bu tüyler ürpertici satırların hesabını soramadı.
Sokak köpeklerinin itlafını ağıza almanın bile ayıp sayıldığı bir çağda, hukuk devletinin bir müfettişinin devletin insan itlaf etme yetkisinden söz etmesi güme gitti.
Çünkü bu rapor açıklandığında Susurluk zaten güme gitmişti.
Bazı bürokratların kendilerini devletin sahibi gibi görüp Meclis'in kurduğu komisyona bilgi vermeyi reddettikleri zaman; Genelkurmay Başkanlığı ve MİT, komisyonun bilgi isteğine sert bir biçimde cevap verdikleri zaman; Korkut Eken "Silahları nereye verdiğimi söyleyemem, çünkü devlet sırrıdır" dediği zaman güme gitmişti Susurluk.
Ve tabii, hepimizin bildiği gibi "irtica geliyor" çığlıkları arasında güme gitmişti.
Şimdi Kışlalı'yı kaybetmekten dolayı acı çekerken bilelim ki çektiğimiz bu acı Susurluk'un güme gitmesinin bedelidir. Ve yeni kayıplar vermemenin biricik yolu, yarım kalan Susurluk'un yeniden gündeme getirilmesidir.
Gerçeklerin acımasızlığına bakın...
Ahmet Taner Kışlalı, bombalı suikasttan bir gün önce baskıya verdiği son kitabına (liberal demokrasi anlayışıyla polemik amacıyla) "Ben demokrat değilim" başlığı atmıştı.
Ama demokrasi düşmanlarının kurbanı oldu.
Hatası, Susurluk'un Türiye Cumhuriyeti Devleti'nin başındaki en büyük bela olduğunu; Susurluk'un özünün de anti-demokrasi olduğunu anlayamamasıydı.