Akşam, San Remo Festivali'nin yapıldığı Ariston tiyatrosunun sahnesindeyim. Karşımda, kırmızı koltuklara oturmuş 2000 İtalyan'a bakıyorum.
O anda ne düşündüğümü hiç tahmin edemeyeceklerini biliyorum.
İtalyan televizyonu Rai'nin kameraları üstümüze dikilmiş, ışıldaklar altında hem şarkı söylüyor hem Kışlalı'yı ve kadersiz ülkemizi düşünüyorum.
Ölüm ve müzik içiçe geçiyor.
Halil Karaduman Ariston sahnesinde eşsiz sololarından birini geçiyor. İtalyan seyirci de aynen Fransız, Alman, Yunanlı gibi ayakta alkışlıyor bu büyük müzisyeni.
Göksun Çavdar, kadife yumuşaklığında üflediği klarnetiyle müziğin başkentini fethediyor.
Selim Atakan bir piyano bilgesi gibi, armonilerden danteller işlemekte.
Ferhat Livaneli'nin düzenlemeleri İtalyan müzik yazarlarını "Sanki gökten gelen, sihirli bir müzik" dedirtecek kadar etkiliyor.
Müzisyenlerimizin bu başarısından gurur duyuyorum. Onlarla övünüyorum.
Bir an müzik dışındaki herşeyi unutuyorum sanki.
Derken, Türkiye'nin sancılı gündemi, bir diş ağrısı gibi kendini duyuruyor.
Aklımdan bir Anadolu türküsü geçiyor: Vadesiz ölümlerin zor eldiğini anlatan bir türkü.
San Remolular bilmez ki bu ağıdı.
Sahnede dalıp dalıp gidiyorum.
Bu iş nerede bitecek?
Uygar ve hukuka saygılı demokratik bir ülke olmamız için daha kaç kurban vermemiz gerekecek?
Kimler bizi birbirimize düşürüyor?
Kim, bizi her yağmur mevsiminde cami avlularına topluyor?