Başımızdan 3-5 tel saç koparılsa da, koparılmış başka saç telleri arasına konsa, hangilerinin bizimki olduğunu da bulamayız. Günde kaç adım attığımızı, gözlerimizi kaç defa kırptığımızı da bilemeyiz. Nasıl ki, son 10 yılda kaç kez pilav yediğimizi de bilemeyeceğimiz gibi.
Doğumla ölüm arasındaki hayatımız kesintisiz olarak sürekli filme çekilse ve bize gösterilebilse; nerelerde ne garip tepkiler gösterdiğimize, bulunduğumuz ortamlara göre ne tür tavırlar takındığımıza, nasıl yemek yiyip nasıl uyuduğumuza şaşıp şaşıp kalmaz mıydık?
Kişi ilk dinlediğinde kendi sesini bile tanımaz..
Sözün kısası, kimse kendini sandığı kadar tanımaz.
Kazara kendini ve özellikle de ne tür huyları olduğunu anlatmaya kalkan biriyle karşılaştığınızda..
Kötüsünden bir öz propaganda dinleyeceğiniz açıktır. Kendisini anlatmaya kalkan kişi, kendisinin ince örgülü bir reklamını yapmaya başlayacaktır..
Örneğin şöyle:
- Benim bir huyum vardır, tepem attı mı, karşımdaki babam olsa dinlemem.
- ...
- Sen beni tanırsın, ben yalana asla dayanamıyorum. Geçenlerde bizim genel müdür durup dururken, bol keseden atıp tutmaya başladı. Kendimi frenleyemedim, "beyefendi, beyefendi, dedim, siz bunları neden sayın bakana da söylemiyorsunuz? Hiç değilse Halil Nihat'ın bir mısraını tekrarlayın kendisine, 'Bize bakan değil, biraz gören lazımdır', öyle değil mi? O da bana gülerek parmağını salladı, 'benim dilim seninki kadar uzun değil' dedi."
- ...
- Ben her şeyi affederim, bir tek şeyi affetmem, arkamdan konuşulmasını...
Geçenlerde fakülteli gençlerle konuşuyorduk. Onlara genellikle insanların sade kendilerini değil, hayatı da tanıdıklarına inandıklarını; oysa her ikisinin de pek mümkün olmadığını söyledim.
Kendi dönemlerimizin koşullanmaları içinde öyle yaşayıp gidiyorduk işte..
O koşullanmaları da her zaman en iyi siyasetçiler sömürüyorlardı kendi çıkarları için..
Yazı çalışmaları da ikiye ayrılıyordu; koşullanmaları pekiştirmek için olanlar, kırmak için olanlar...
Genellikle de ikincilerin giriyordu başı belaya...