Satanist gençlerin dehşet verici öykülerini izlerken birçok anne babanın korkuya kapıldığını biliyorum. Hele televizyon sunucusu da aynı mesajı vurgulayıp duruyorsa: "Sakın kendinizi ayrıcalıklı sanmayın, bu kötü piyango size de çıkabilir! Bir gün sizin çocuğunuz da bir "Kara cadı Zinnur", "Kedi yiyen Ömer" ya da "Ölü sevici Engin" olabilir!"
Eğer Ömer'in babası hani şu bildiğimiz "kötü baba"lardan olsaydı, rahatlayacaktık. Ama hiç değil. Dövmemiş, sövmemiş. Parayı pulu esirgememiş. Elinden geldiğince ilgilenmiş, nasihat etmiş, kendince doğru yolu göstermiş. Ama baş edememiş. Oğlu gözünün önünde, adım adım felakete doğru kayarken eli kolu bağlı seyretmekten başka bir şey yapamamış.
Zavallı baba bu çaresizliğini yana yakıla ortaya koyarken, masanın öte tarafında oturan uzman, hafif eleştirel bir edayla "çözüm"ü sunuyor: "Bir profesyonelden yardım almalıydınız." Duyan da sanır ki, o psikiyatristlerin ellerinde bir sihirli değnek var ve dokundukları ruhu ebedi huzura kavuşturuyorlar.
Her neyse, bu tartışmanın bir başka yanı, biz konumuza dönelim:
Marjinallik arayışlarının satanizm gibi uç noktalara ulaşması elbette son derece nadir rastlanan bir durum... Ama çocuğunuzu kaybetmek için, sapmanın bu kadar karanlık noktalara gitmesi de gerekmiyor. Görüyoruz: Her gün binlerce genç, ne olmak, nereye ait olmak, nasıl yaşamak istediğini bilememenin bunalımıyla oradan oraya savruluyor. İçindeki huzursuzluğu ya da öfkeyi, uyuşturucuların flulaştırdığı o sanal dünyada dindirmeye çalışıyor.
Ve bu çocukların aileleri, daha üç-beş yıl önce "pırlanta gibi" olan yavruları bir insan enkazı olarak karşılarına dikildiğinde, yürekleri kavrularak aynı soruyu soruyorlar kendilerine: Nerede hata yaptım?
Bana öyle geliyor ki, yapılan en yaygın hata bütün gücüyle "sürüden ayrılma"ya çalışan çocuğu "sürüye sokmaya" çalışmak... Bu gençleri dinlediğiniz zaman, en belirgin ortak özelliklerinin "sürüden ayrılma çabası" olduğunu görüyorsunuz. Etraflarına, yakın çevrelerine baktıklarında birbirine benzer küçük hayatlar görüyorlar. Yerleşik değer yargıları ve davranış kalıplarıyla uygun adım sürdürülen bu bir örnek hayatlara baktıkça içleri sıkılıyor. Büyümek denen şeyin, o sürüye karışmak ve o sürü içinde varlığı hissedilmez bir yaratık olarak yaşayıp gitmek demek olması diken diken ediyor tüylerini... Ne yapıp edip o sürüden ayrılmaya ve farklı olmaya çalışıyorlar. Ama gerçekten farklı olabilmek, kendine özgü bir yaşam stili yaratabilmek ciddi bir emek ve çaba, ciddi bir formasyon gerektirdiğinden; ister istemez kolayına kaçıyor, farklılıklarını birtakım simgelerle, bazı giyim kuşam özellikleriyle, kimi müzik türleriyle ya da uyuşturucuyla ortaya koymaya çalışıyorlar.
İşte bu noktada devreye giren anne-baba, bütün iyi niyetiyle genci "kurtarmaya" çalışırken, ona en korktuğu şeyi öneriyor: Sen de sürüye katıl, herkes gibi çalış, herkes gibi yaşa, herkes gibi eğlen, herkes gibi hisset! Bunu ya despotik bir tarzda yapıyor ya da tatlı dille. Ama üslup fark etmiyor. Sonuçta, onun kaçmaya çalıştığı "kader"i, ideal yaşam yolu olarak tekrar önüne sürmüş oluyor.
Oysa bir alternatif daha var: Gencin sürüye katılmamak için gösterdiği dirence hak vermek; statükoya karşı çıkışında yanında olmak. Yani, "herkes gibi" olmak zorunda olmadığını peşinen kabul etmek; sonra da, kendi değer sistemini oluşturmak, kendine özgü bir yaşam tarzı yaratmak konusunda ona yardımcı olmak... Bunu nasıl yapabilirsiniz? Bunu, ancak onunla kafa kafaya verip "verili yaşam tarzı"nı birlikte sorgulayabilirseniz yapabilirsiniz. Fikirlerinizi, inançlarınız, hayat biçiminizi, kısacası o zamana kadar doğru bildiğiniz her şeyi onunla birlikte süzgeçten geçirebilecek cesarete sahipseniz yapabilirsiniz. Sanırım ancak böylelikle, haklı bir tepkinin zararlı ve yok edici bir mecraya girmesini engelleme şansına kavuşabilirsiniz.
Ama kendiniz sürünün içindeyseniz, bunu yapamazsınız.