Tayvan depremi ile bizimkinin kıyaslaması da mı uyandırmıyor kimseyi? 17 Ağustos depreminin ardından, depremin Türkiye için bir "milat" olduğunda neredeyse bir konsansüs oluşmuştu. Artık, bir depremden önceki Türkiye vardı, bir de depremden sonraki...
Bunun anlamı, depremin binlerce can pahasına ortaya çıkarttığı derslere göre, Türkiye'de artık ciddi bir reform dönemine girilebilmesi için psikolojik zeminin hazır olduğu ve devletin Çetin Altan'ın deyimiyle "kabuk devlet olmaktan çıkıp, teknik devlete doğru yeniden düzenlenebileceği" idi.
Türkiye'de adına gerçekten "sivil toplum" denilebilecek gelişme, depremle birlikte mayalanmıştı. "Kutsal devlet", milletin vicdanında ve zihninde, depremle birlikte yıkılmıştı. Az görülür cinsten bir iç ve uluslararası dayanışma ortamında, depremin yaralarının sarılması ve Türkiye'nin felaketin yıkıntıları arasında ayağa kalkması pekalâ mümkündü.
Bu zaman zarfında, "bilim" de, bugüne kadar olmadığı kadar öne çıkmıştı. 17 Ağustos büyük depremini izleyen ve halâ sürüp giden ve daha da süreceği anlaşılan "ardçı şoklar", 17 Ağustos faciasının üzerine yatıp unutulmasını önlemek için birer "ihtar" niteliğindeydiler.
Ama bugün gelinen nokta, başta o "hantal devlet"in, 17 Ağustos'tan ders almayarak, vatandaşlarına karşı o küstah ve kabadayı yapıyı aynen devam ettirmekte kararlı olduğunu gösteriyor.
Depremle birlikte ipliği pazara çıkan Kızılay'a yardımı merkez”leştirme görevi veriliyor. Vatandaşların feragatla oluşturdukları "sivil inisyatifler"e adeta kan kusturuluyor. Türk devletinin -hükümet tarafından temsil olunuyor- sergilediği akıl almaz atalet ve beceriksizlik ve ardıardına aldığı yanlış kararlar -deprem vergisi ile başlamıştı- uluslararası yardım ve desteğin yavaş yavaş kesilmesine yol açıyor.
Deprem bölgesine bütün dünyadan daha geç ulaşan bizim kamu otoritesinin, deprem bölgesinde becerebildiği tek şey "irtica avcılığı"... Bir zamanların "komünistler"inin yerini, şimdi o bozuk Türkçe ile ifade edilen "irticacılar" aldı. 1974'de solcu kovalamaktan, Türkiye'nin güvenliğini tehdit eden asıl gelişmeleri görmekten acizdiler. Kıbrıs'taki Yunan cuntasının desteklediği faşist darbenin hazırlandığını bile farkedememişlerdi. Aradan geçen çeyrek yüzyıl içinde aynı kafa şimdi gelen büyük belâya karşı hazırlanacağına, deprem bölgesinde "irtica" arıyor.
Gelen belâ, İstanbul depremi! Dünyanın önemli jeoloji uzmanlarından Xavier Le Pichon, İstanbul'u büyük bir depremin beklediğine dikkat çekiyor ve "Bunun ne zaman olabileceğini tahmin edemeyiz, yarın da olabilir, 20-30 yılda da olabilir; ama 20-30 yıldan daha ötede olması zayıf bir ihtimaldir." diye ipucu da veriyor.
17 Ağustos depreminin, "kendini tekrar organize etmesi için" Türkiye açısından eşsiz bir şans yarattığını da vurguluyor. "Bu insanların, en azından ölen ve yaralı insanların anısına bir şeyler yapılması gerektiğini düşünüyorum. Çekilen acılar boşa gitmemiş olsun.." diyor. Hemen çalışmaya başlanarak, neler yapılabileceğinin somut örneklerini de gösteriyor.
Avrupa Bilimler Akademisi'ne seçilen ilk Türk olan jeoloji profesörü Celâl Şengör, "Bir İstanbul depremi olacağı ve bunun şiddetli olacağı kesin. Aşağı yukarı İzmit'tekinin şiddetinde olur. Bugünden başlayarak garanti otuz yıl içinde yaşanır bu deprem. Ama benim tahminim iki ilâ on sene arasında olur" diye, aynı değerlendirmeyi yapıyor.
Peki hükümet ne yapıyor? Çocuklarımızın ve İstanbul'un geleceği için ne gibi hazırlıklar içinde? Ne gibi bir vebal altında?
Peki, ya diğer siyasi partiler? "17 Ağustos süreci"nden daha önemli bir gündem maddesi var mı? Olabilir mi... Gün, Ankara'da dolap çevirme zamanı değil; İstanbul'a dönün, toplumun yanına gelin.
Böylesine iflâs etmiş bir siyas” yapı, ilk büyük felâketin ardından misli görülmemiş bir "sivil itaatsizlik"le mutlaka karşılacaktır.
"Siyasetin enkazı" şimdiden buna hazır olsun...