İnsanın çok sinirine giden bazı sözler vardır. Hani duyunca "ifrit oluyorum" dersiniz.
İşte; yukarıdaki başlıkta gördüğünüz söz beni tam anlamıyla ifrit ediyor. Çünkü bu laf beceriksizliğin, tembelliğin, vizyon sahibi olmamanın, çıkarcılığın, güce tapmanın sembolü gibi.
İşimize gelmediği her durumda "Türkiye'nin şartlarına uymaz" yaftasını yapıştırıveriyoruz.
Bu klişe söz, özellikle demokrasi, insan hakları, fikir ve inanç özgürlüğü konularında önümüze sık sık konuluyor. Biri demokrasinin daha yerleşik biçimde uygulanmasını mı istiyor, bakıyoruz bizim işimizi bozuyor, hemen yapıştırıyoruz "Türkiye'nin şartlarına uymaz."
Nedenmiş efendim, niçin uymazmış? Uymaz çünkü uydurmaya çalışırsanız çıkarınız bozulur.
Demokrasi zordur. Demokraside güç denemeleri, insan hakları ihlalleri, göz göre göre devletin soyulması, insanların kandırılması, yolsuzluklar, hırsızlıklar kolay değildir.
En azından "hesap verileceği" kesindir. Ama Türkiye'de özellikle "hesap verme" kavramı hiç uygulanmadığı için, böyle bir durumla karşı karşıya kalındığında "Türkiye'nin şartlarına uymuyor" klişesi ön plana çıkıverir.
Son günlerde ard arda patlayan bomba gibi konuşmalarla demokrasi, insan hakları, fikir ve inanç özgürlüğü kavramları yine gündeme geldi. Geldi gelmesine de, çıkarları bozulanlar, vatanı sadece ve sadece kendilerinin sevdiğini sananlar, kendilerini olmazsa olmaz kabul edenler feryadı kopardılar. Belden aşağı vurdukları yetmiyormuş gibi bir de üstelik türlü çeşitli şaşırtmacalarla konuyu asıl amacından çıkarıp "kutsal bir kavram" haline getirmeye çalışıyorlar.
Demokrasiye bu kafalarla nasıl geçeceğiz?
Sadece solcu olarak bilinse yine iyi, bir de üstelik "ateist" yani "tanrıtanımaz" olarak da nitelendiriliyormuş.
Yargıtay Başkanı seçimlerinde üyeler arasında anlaşmazlık çıkmış. Çünkü adaylardan biri üç kere Rabıta'nın finansörlüğünde Hacca gitmiş, Suudi Arabistan Krallığı'nın davetlisi olarak bu ülkeye ziyaretler yapmış. Diğer adaylardan başkanlığı yürütecek çapta isim bulunamamış. Sonunda Sami Selçuk aradan çıkmış. Sami Selçuk'un ilk günlerdeki en büyük uğraşı "tanrıtanımaz" olmadığını herkese anlatmak olmuş. "Ben inançlı bir insanım, ama irticaya karşı daima mücadele verdim ve vereceğim" diyormuş. Şu işe bakın, kurum içinde "ateist" olarak tanımlanan bir hukukçuyu, bazı çevreler "mürteci" diye takdim etmek için bir taraflarını yırtıyor.
Elbette pislik biraz da kullanandan kaynaklanıyor ama, sabahın ilk saatlerinde otobüslere binenler de aynı pislikle karşılaşınca isyan ediyor.
Özellikle Halk Otobüsleri'nden yakınanların büyük bölümü sürücülerin kılık, kıyafet ve tavırlarından şikayetçi.
Neredeyse traşlı bir sürücüye hiç rastlamadıklarını söyleyen yurttaşlar "Otobüs sürücüleri ile ilgili hiçbir kural yok mu?" diye soruyorlar.
Halk Otobüsleri'ndeki sürücü ve biletçilerin yolculara kaba davranışından da şikayet eden yurttaşlar "Şikayet edeceğimizi söylediğimizde dayak yemekten beter hakaretler işitiyoruz, şikayet ettiğimizde de bir sonuç alamıyoruz" dediler. Belediyeler galiba otobüs sorununu çok hafife alıyor ya da öylesi kolaylarına geliyor.