-Film bitti delikanlı.
Hemen biletimi cebimden çıkardım:
-Buyrun. Bu matine için de biletim var.
Adam şaşırdı. Güldü "Hiç böyle şey görmedim" dedi ve sordu "-Neden bu filmi bir daha seyredeceksin?"
Bu defa ben güldüm:
-Öteki matineye de biletim var.., dedim ve 16.30 biletimi gösterdim.
Sinema görevlisi başını salladı. Şahsımda yeni tür bir deli gördüğünü sanmıştı herhalde. Yanıma oturdu:
-Yahu bu filmde ne buluyorsun kardeşim söyle. Yoksa çıldıracağım.
Kasıldım ve gururla konuştum:
-Ben bir Mario Lanza hayranıyım, Mario Lanza hastasıyım.
Adamcağız "İyi peki, eyvallah" deyip uzaklaştı. Ben de ardından çıktım ve lobide buz gibi Olimpos gazozunu kafama diktim.
Kimdi Mario Lanza? O film neydi?
Neden o filmi üç seans üst üste seyrediyordum?
O filmin adı "Büyük Carouso" idi. Gelmiş geçmiş en ünlü tenor olan Enrico Carouso'nun yaşamını filmde Mario Lanza canlandırıyordu.
Mario Lanza genç bir tenordu. İnanılmaz güzellikte sesi vardı. Duyduğum en büyüleyici sesti.
Büyük Carouso filmi gösterime başladığında sanırım 1956-57 yıllarıydı. Mario Lanza o filmde 15 civarında arya söylüyordu. Film baştan sona onun güzel sesiyle süslenmişti. Çok güzel çekilmişti film. Keyifli, heyecanlı, romantik ve espriliydi.
O yıllar her türlü plak bulmak imkansızdı. Mario Lanza ise mümkün değil. Radyolar ara sıra çalardı Mario Lanza'nın plaklarını ama doyurucu olmazdı benim için... Bu film bulunmaz fırsattı. Hayranı olduğum Mario Lanza'nın konseri sayılırdı. Bu yüzden üst üste bilet alıyor, doyumsuz sesi dinliyordum. Filmi seyretmez olmuştum, gözlerimi kapıyor dalıp gidiyordum. Mario Lanza "La Donna e Mobile veya Palyaço..." diye şakırken...
Eeee herkesin bir tutkusu, hattâ başkalarına göre light deliliği olacak elbette.
Mario Lanza, ses güzelliğinin abidesiydi. Opera sanatçısıydı. Popüler şarkıları da söylerdi.
Popüler şarkı deyince aklıma geldi. Aynı yıllarda Avare filminin furyası vardı. Hani bizim kuşağın asla unutamayacağı Hint filmi Avare.
Ben, Mario Lanza'nın şarkılarını kulağımdan düşürmezdim. Söylemeye bile çalışır, bas bas bağırırdım. Arkadaşlar "Vay Mario Tevfik" derlerdi. Yüzde yüz işletiyordu keratalar...
Bazı arkadaşlarımız da Avare filminin şarkılarını söylerdi. İki ayrı tür müzik. Taban tabana zıt. Zevkler ve renkler tartışılmaz demişler, doğru söylemişler.
Ben Mario Lanza'nın filmi Carouso'yu defalarca seyretmiştim. Avare'yi de üst üste izleyenler vardı.
Her mahalleden bir Avare çıkmıştı o sıralar. Bir de Çiçek Pasajı'nda ayakkabı boyacısı Avare Ali vardı. Tam bir şovmendi. Ayakkabı boyarken şarkıya başlar, elinde fırçalar, kalkar filmden danslar oynardı. "Avara mu.... Nı, nı-nı-nım" diye sesiyle melodi yaptıktan sonra devam ederdi "Ya gerdüşme kapiyera huuu.." gibi bir şeyler söylerdi. Adnan Şenses tamamını ezbere bilir. Bu şarkı o kadar söylenmiş ki, bazı sözler hâlâ belleğimde kalmış. Hayret doğrusu. Tam bir Avare beyin yıkamasına maruz kalmışız.
Sonra; ben boyacı Avare Ali'yi Pasaj'dan aldım bir gece. Dayandık Kulüp Reşat'ın kapısına.. Kulüp Reşat o yılların en fiyakalı gece kulübü. Bilumum sosyete orada.. Beyoğlu'nun klas gece kulübü Avare Ali'yi içeri almak istemedi.
Ben "-Bu fırsatı kaçırmayın. Bu çocuk büyük şovmen" dedim. Güldüler. Kulüp Reşat'ta o güne kadar yerli orkestra çalmamıştı. Daima İtalyan ve İspanyol orkestraları gelirdi. Hem de ünlüler...
Avare Ali'yi sosyete ister miydi? Rezalet olurdu. Portofino şarkısı yerine Avare... Müşteri kaybederdi kulüp. Gülünecek bir teklifti benimki...
Evet. Acaba sosyete batı müziği dışında şarkılar ister miydi? Avare, ayak takımının hoşlandığı müzikleri içeren filmdi... Öyleyse; sadece ayak takımı beğenirdi Avare gibi şarkıları...
Ama öyle olmadı. Avare Ali denilen ayakkabı boyacısını pasajdan tanıyan başkaları da Reşat beye "Al şunu kulübe yahu.." demişler. Biz o yıllar çocuk yaştayız. Kulübün ağır müşterisi de ısrar edince Reşat bey oluru çekmiş.
Bir baktım; gazetede ilan var:
Avare Boyacı Kulüp Reşat'ta.
Haydaaaa!... Hemen o gece koştum Reşat'a... Avare Ali çıktı meydaneeee... Aman, aman o ne şov!.. Sosyete sekiz köşe zevkten. Avare Ali söyledikçe el çırpıyorlar. Bir de oynak parçalara geçti mi. "Et, tutti, anna..." filan gibi dindiri dom, dom şarkılar.. Sosyete göbek atıyor kulüpte... Vallahi hepsi kendinden geçmişti.
Düşündüm: "Oğlum Tevfik, senin Mario Lanza burada söylese ne yazardı?"
Demek ki; Avare, opera aryasından daha fazla keyif veriyordu.
Her müziğin yeri ayrı. Zevkler meselesi...
1999 yılının Avaresi de Ciguli oldu. Bu Ciguli adındaki müzisyenin adıyla kötüleme yapılmasına kızıyorum. Adinin bayağısı, kötünün kötüsünün simgesi Ciguli yapıldı. Çok ayıp ve de ağır bilgisizlik.
Ciguli; iyi şarkıcı, usta müzisyen. Diyebilirim ki; bizim şarkıcılar arasında en bilgili ve yetenekli olanı. Sesi sağlam ve eğitimli. Mükemmel yorumluyor söylediği şarkıyı... Şarlo'yu besbelli incelemiş. Kliplerinde iyi aktör. Yâni; Ciguli, çoğu kaset yapanlar gibi kaldırımdan zuhur etmemiş müzik dünyasına. Adam müzisyen. Müzikten anlamayan birisi Ciguli'yi zevksizliğin en alt seviyesi olarak gösterdi. Müzikten habersiz enayi takımı yarım aydınlar da hemen benimsedi.
"Acaba onlar, gerçekte hangi tür müzikten hoşlanıyor?" diye sormuştum. Ciguli denilen adam opera aryası söylemeye kalkışan "patatiiiis, sovaaan"cı değil ki. Adamcağız eğlence şarkıları söylüyor. İster oyna, ister radyonu kapat.
Bizim yarım aydınlar toplumuna yabancıdır. Hep yanılırlar, bilgisizdirler. Toplumsal değişimleri farkedemezler.
Uzun yıllar önce, 1950'lerin başında, biz ufak yaşlardayken Abdullah Yüce parlamıştı. Alaturka'dan başka türlü alaturka söylüyordu. O zamanlar, yarım aydınlarımız "arabesk" kötülemesini henüz yumurtlamamıştı. Herşeyi kötülemek için "Abdullah Yüce tarzı" diyorlardı. Kötüledikleri her şey ise popüler kültür idi. Farkında değillerdi ve de popüler kültürü bilmiyorlardı.
Rahmetli Abdullah Yüce'nin taş plakları da kapışılıyordu. Sahne aldığı gazino tıklım tıklım doluyordu. Hiç bir aydınımız çıkıp da "N'oluyor yahu? Kitlelerin Abdullah Yüce'nin müziğine tutulmasının sebebi nedir?" demiyordu.
Türkiye'de kültür anaforu vardı da, farkında değillerdi. Nüfus artıyor, nüfus çoğaldıkça fakirlik azıyor, göçler başlıyor, varoşlar oluşuyordu. Abdullah Yüce'yi dinleyenler, ardından Avare'ye tutulanlar kimdi?
Onlar aynı zamanda seçmendi ve Türkiye'nin çizgisini belirliyecekti.
"-Onlar şu şarkıyı dinleyen alt tabaka" deyip geçilir miydi? İncelemeye değmez miydi?
İstisnalar dışında; dün de bugünkü gibiydi aydınlar. Gölgede oturuyorlardı.
Abdullah Yüce yücelirken, Avare şarkıları söylenirken İstanbul da güzeldi. Kulüp Reşat'ta Avare Ali şov yapıyordu. Biz her cumartesi günün Lambo'da hamburger yiyor, ardından sinemaya gidiyorduk. Lambo, biliyorsunuz Türkiye'ye ilk hamburgeri getiren Rum genciydi.
Farah Diba "İran'ın gelecekteki kraliçesi" olarak gösteriliyordu. Kadınlarımız İran Şahı'nın boşadığı eşi Prenses Süreyya için gözyaşı döküyordu.
Bir heyecan da İstanbul'da yapılan "1958 Avrupa Güzellik Kraliçeliği Yarışması" idi. 1957 Avrupa Güzeli Hollandalı Corinne Roth da İstanbul'a gelmişti. Yeni kraliçeye tacını takmak için... Yarışmayı kaçırmadık. Ne güzeldi Corinne... Yeni kraliçeyi gölgede bırakmıştı.
Sonradan; Hollandalı güzel Corinne'nin adını hep duyduk. Hiç görülmemiş başarılar kazanmıştı. İki yıl boyunca her girdiği güzellik yarışmasında birinci oldu. Ve sonunda 1959 Dünya Güzeli seçildi. Corinne bacımız da o yılların hoş rengiydi. Avare veya Abdullah abimiz gibi... Veya tenor Mario Lanza gibi...