


Moldova diye bir yer..
Ülkeye geleli daha bir saat olmuş.. Otelin önünde beni ümit maçına götürecek otobüsü bekliyorum..
Üç Türk yaklaştı yanıma..
"Oooo.. Hıncal ağbi.. Biz buraya zamparalığa geldik, sen niye geldin?.."
Demek tipimizden belli oluyor, zamparalığa gelmediğimiz..
O zaman anladım, havaalanında bizi karşılayan ve Moldava başkentine havaalanı inşa eden gurbetçilerimizin ne demek istediğini..
"Aman ağbiler, piyasayı yükseltmeyin.. Siz gideceksiniz, biz burada kalacağız" demişlerdi..
Bir Küba'yı görmüştüm bu kadar köhne.. Bir de bu Moldova..
Binalar yapıldıkları günkü halleri ile kalmışlar. Ne boya, ne badana..
Bizim kentin en büyük otellerinden.. Kumarhane dahil bir eğlence merkezi..
Sıvalar inmiş, betonlar aşınmış, demirler ortaya çıkmış.. Yani İzmit'ten bir kontrol ekibi gelse, geceyi sokakta geçireceğimiz kesin.. İçeri girme izni vermezler..
Odam tam bir felaket..
Meğer benimki kral dairesi imiş, ertesi gün öğrendim.. Odamda telefon var.. Hazreti Nuh'tan kalan bir televizyon var.. Hepsinden önemlisi banyoda su var.. Hem sıcak.. Hem soğuk..
Çocukların çoğu telefonu olmayan, suyu akmayan odalarda kalmışlar..
Sokaklarda gece ışıklar yanmıyor. Zindan.. Adam kesseler kimsenin haberi olmaz.. Keserler de.. Bir mafyası var buranın, herkesin sözünü ettiği..
Etmeseler de anlıyorsunuz tabii, bizim tedavülden kalkan Serçelerin de kötüsü arabaların arasında bir 1999 Lincoln Limuzin.. Amerika'da Clinton biner, bir de Moldova'da mafya..
Mafya niye güçlü..
Çünkü mafyayı çeken üç şey var Moldova'da.. Zaten başka şey de yok..
Kadın bol ve ucuz..
Yemek bol ve ucuz..
Şarap bol ve ucuz..
Buradan bakınca Moldova bir cennet..
Ye, iç, seviş..
Gerçekten harika etler ve şaraplarla yediğiniz bir yemeğin ücreti, Ertekin'de kumru ve kola parası..
50 dolar bozdurdum, harca harca bitmedi.. Sonunda elimde işe yaramaz Moldova parası kalmasın diye, 25 dolara bir İtalyan kemer almak zorunda kaldım.
Kadını aramanıza gerek yok.. Onlar sizi buluyor..
Turşu gibi yorgunum.. Saat 12 falan yattım.. Uyuyabilirsen uyu.. Bir yanda kapı çalıyor, bir yanda telefon..
Kapıyı açıyorsunuz, ilk defasında bilmediğiniz için.. Üç tane kadın.. İster seç, ister üçünü al.. İtişe kakışa kapıyı suratlarına kapıyorsunuz..
Zırrrr!..
Hem de Türkçe konuşuyor..
"Siz kız istiyor?.. Çok güzel kız var!.."
"Çok yorgunum, ne olur izin verin uyuyayım"
Zırrr.. Zırr.. Zırr..
Saat iki olmuştu umudu kestiklerinde..
Tarife 30 dolar.. Ertesi gün biraz soruşturduk tabii.. 7 doları kıza.. 23 dolarını otel görevlileri ve mafya paylaşıyor..
Biz dönerken fiatlar 100 dolara çıkmıştı, havaalanındaki gurbetçilerin tüm uyarılarına rağmen..
Gene de iyi.. Galatasaray ile Moskova'ya gittiğimizde, Aksaray'daki 20 dolarlık kızlar, bin dolara çıkmıştı ya!..
(Bu yazıdan sonra Moldova turizmi patlar, bana da devlet nişanı verirler herhalde..)
BİZİM DUVAR
Ne bu inşaatın hali.. Çağır bakiyim hemen VELİ'ni..
Hakan & Utku
Mutlak, ama mutlak bir kitap daha..
Bugüne dek size iki kitabı "Mutlak" diye tavsiye ettim.. İkisi de best seller oldular ve aylarca listelerde kaldılar..
Martı ve Simyacı..
Bu üçüncüsü..
Bir Çift Yürek..
Avustralya yerlileri arasında bir süre yaşayan bir Amerikalı kadının izlenimleri..
Gerçek insanın kim, değişime uğrayan, sahteleşenin kim olduğunu dehşet içinde anlıyorsunuz..
Marla Morgan'ın yerlilerle çölde yaptığı yolculuk, tam bir yaşam felsefesi..
Hem fena halde merakla okuyor, hem de çok ama çok şeyler öğreniyorsunuz..
Kitaba başladım.. İki satır sonra "Bunu aktarmalıyım" dedim, "Okuyucularıma.."
Altını çizdim.. Sonra bir daha.. Bir daha..
Şimdi yapmam gereken şey, Yasemin'e kitabın tümünü verip "Hepsini gir" demek.. Olacak şey değil.. Onun için siz siz olun bu kitabı alın. Yatağın baş ucuna koyun.. Okuyun bitirin, ama göreceksiniz, baş ucunuzdan ayıramayacaksınız.. Bazı bölümleri tekrar tekrar okuyacaksınız.. Ben aynen öyle yapıyorum..
Bu kitaptan çok alıntı yapacağım.. Çok söz edeceğim..
İşte ilki..
***
Marla Morgan, yerlilerle uzun çöl yürüyüşü yaparken bir yerli kayar, düşer ve bacağını kırar. Kemik iki yerden deriyi delip dışarı çıkar.
Şifacı adam ve Şifacı kadın, adamı ertesi gün yola devam edecek hale getirirler..
Mucize falan değil.. Marla o gece Şifacı adam ve Şifacı kadın ile konuşunca, sağlık ve hastalık konusunda yepyeni bakış açıları kazanır.. Hastalığın da, iyileşmenin de bir an içinde gerçekleştiğini görür..
Peki uygar dünyada niye böyle olmaz..
Anlatır Marla..
"Hekim, hastanın iyileşmeyeceğine inanıyorsa, tek başına bu inanç bile emeklerini boşa çıkartmaya neden olurdu. Şunu çoktan öğrenmiştim; eğer hekim hastaya hastalığının tedavisi olmadığını söylüyorsa, bu hekimin eğitiminde ve geçmiş deneyimlerinde böyle bir bilginin var olmamasından kaynaklanıyordur. Bunun anlamı tedavi yok demek değildir. Eğer bu hastalığı yenebilmiş tek bir kişi varsa, bu insan bedeninin bu hastalığın üstesinden gelebileceği anlamındadır."
Sonra sözü kansere getiriyor Marla..
"Son dönemde kanser tedavisinde hastalara olumlu düşünme çalışmaları yaptıran hekimleri geldi aklıma. Bu hekimlerin meslektaşları arasında pek iyi gözle görülmediklerini, çünkü yaptıklarının fazlasıyla 'yeni' olarak nitelendirildiğini biliyordum. İşte şimdi karşımda yeryüzünün en eski halklarından biri vardı ve bana aktardıkları bu tekniği ezelden beri biliyorlardı ve bu konuda en ufak bir kuşkuları bile yoktu. Bizler, adına uygar denen halklar ise olumlu düşünceden yararlanmaktan korkuyorduk, çünkü bunun da geçici modalardan biri olabileceğinden çekiniyor ve bu bu denemelerin birkaç olguda başarıya ulaşmasını beklemeyi yeğliyorduk. Ağır hasta olan bir beyaz insan, hekimlerin bildiği tüm tedavi yöntemleri uygulandıktan sonra ölümün eşiğine geldiğinde hekimler hastanın ailesine, ellerinden gelen her şeyi denediklerini bildirirler. Evet, bu doğrudur, ben bile kaç kez şu cümleyi duymuşumdur. 'Üzgünüm, yapabileceğim daha fazla bir şey yok. Artık her şey Tanrı'ya kaldı.' Şimdi bu sözlerin benim için böylesine geçmişte kalması pek hoştu.
Hastalıklara ve kazalara yaklaşımlarına ve şifa yöntemlerine bakarak Gerçek İnsanlar'ın (Yani yerlilerin) üstün insanlar olduklarını asla söylemiyorum. Onların yaptığı her şeyin bizim bilimsel incelemelerimizle açıklanabileceğine içtenlikle inanıyorum. Bizler, bazı teknikleri uygulayabilmek için makineler yaratmak için çalışıyoruz. Oysa Gerçek İnsanlar bunların elektrik telleri olmadan da başarılabileceğini biliyorlar."
***
Bir Çift Yürek'i okumamı ısrarla Aşkın Nur Yengi sağladı.. Ona sonsuz teşekkür.. Siz de kitabın sayfalarını çevirirken bana kimbilir kaç defa teşekkür edeceksiniz, adım gibi biliyorum..
PAZAR NEŞESİ
Dünya otomobil imalatçıları arasında bir fren yarışması düzenleniyor.. Hangi arabada en güvenilir fren var..
Mersedes gaza baasıyor.. 170.. 180.. 200.. 220.. Duvara 15 metre kala şöför frene basıyor ve araba duvara bir karış kala duruyor..
Herkes Mersedes şoförünün etrafına toplanıyor.
"Nedir bu müthiş fren?" diyorlar..
"ABS" diyor..
"O ne demek?" diyorlar..
"Anti blokaj sistem" diyor, şoför..
BMW başlıyor sürmeye.. 200.. 220.. 240.. 10 metre kala frene basıyor şoför ve duvara bir parmak kala duruyor araba..
"Bu ne freni?" diyorlar..
"SABS" diyor şoför?..
"Ne demek bu?" diyorlar..
"Süper anti blokaj sistem" diyor şoför..
Bizimki atlıyor bizim arabaya.. 60.. 70.. 90.. 100.. Duvara 100 metre kala frene basıyor.. Araba o hızla duvara giriyor.. Duvar bir yana.. Araba bir yana, bizimki bir yana..
Herkes merakla bizimkine koşuyor..
"Bu ne biçim fren" diye..
Bizimki üstü başı toz toprak, suratı yara bere içinde doğruluyor:
"ABF!.."
"O da ne yahu?" diyorlar..
"Anasını becerdiğimin freni.."
SEVDİĞİM LAFLAR
Bir ulusun fikir düzeyini, reklamlarından çıkarabilirsiniz!..
Norman Douglas
(1868-1952)