İspanya'da, Türk ekibini ayağa kalkarak alkışlayan İspanyollar'ı; ya da televizyonda birkaç yüzbin mark daha yardım toplayınca sevinç çığlıkları atan Alman sunucuları; ya da dualar okuyan Hollandalılar'ı görünce gözlerimiz yaşardı.
Biz hepimiz çok şaşırdık.
Dostluklarına tanıklık etmek değildi şaşkınlık nedenimiz...
Dahası vardı..
Biz hepsini düşman bellemiştik...
Aslında daha önceleri de ülkemize gelip gitmişlerdi..
Kiminin göğsünde "insan hakları" yaftası, kiminde "sivil toplum" etiketi, kiminde "parlamenter" kimliği; kiminde "basın" kartı...
Ama bize karşı düşmanca niyetlerle ve "hasmane emeller"le geldiklerini düşünmüştük hep..
Ya ülkemizi bölecekler ya da ulusal varlığımızı yıkacaklardı.
Ama bakın ki kaderin işine; fay hattının kilometrelerce böldüğü topraklarımıza; yıkılan yapılarımızın altından insan kurtarmak için geldiler.
"Bölünen ve yıkılan"ı onarmak için yardım kampanyaları düzenlediler.
O zaman da "dost"tular da biz mi bilemedik; ya da vicdanları, sonradan mı akıllarını başlarına getirdi?
Verin bakalım bu sorunun cevabını; "kompleks"siz, çekincesiz ama...
Ya da bırakın yabancıları; bırakalım yabancıları da; biraz da kendimize çevirelim özeleştirinin objektiflerini..
Yıllar yılı dillendirilen "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur" söylencesi, depremde yıkılan binalarla birlikte çökerken, asıl başka bir soruya yanıt aramalıyız birlikte:
"Türk'ün Türk'ten dostu var mıdır?"
Var mıdır ki yabancıların dostluğunu sorguluyoruz?
Cumhuriyetin ilk yıllarında varlığıyla gönendiğimiz ulusal dayanışma ruhumuz, ellili yıllardan başlayarak erozyona uğramadı mı? O ruh, 1980'ler ve 90'larla birlikte "deprem şehirleri" gibi yerle bir olmadı mı?
Terör ve şiddet ikliminde yakılıp yıkılan köyler, uykularımızı bölmedi hiç...
Yalnızca İstanbul'u değil, bütün büyük kentleri kuşatan göç insanlarının yaşadığı "çadırkentler"e gidip bakan oldu mu?
"Göç çocukları"nın çaresiz ellerinden tutan oldu mu?
Ya da; hayatımıza kasteden o "kör terör"e karşı ne yaptık? İspanya'nın, İtalya'nın, İngiltere'nin terörizmi mahkum eden dayanışma ruhunun benzerini hayata geçirebildik mi? Sağcısı solcusu milyonlarca insan terörizme karşı kol kola yürüdük mü bir kez bile?...
Ya ne yaptık? Mavi Çarşı'nın alevlerini görünce, Carousel'de bomba sesini duyunca çil yavrusu gibi dağıldık...
Alışveriş merkezlerini, sinemaları boşalttık.. Öksüz bıraktık çay bahçelerini günlerce... Teslim ettik terörün niyetlerine.
"Güvenli" sığınaklarımıza, yani evlerimize sığındık..
Ama, Allah'ın işine bakın ki, o güvenli sığınaklarımız, sandığımız kadar güvenli değildi...
Bir gece sarsıldı 7.4 şiddetiyle...
Sağcı, solcu; Türk, Kürt; Alevi, Sünni; İslamcı, laik; zengin, yoksul; asker, sivil; işçi, işveren; inanmış, inanmamış; gazeteci, televizyoncu; sanatçı duruşlu; sanatçı duramayışlı, şehirli ve varoşlu, aynı şiddette sarsıldı.
Aynı anda sarsıldı..
Aynı süreyle sarsıldı...
Aynı korkuyla sarsıldı..
O ana kadar; birbirimizin ayaklarına basarak ilerlemeye çalışıyorduk hayat yolunda..
Ayakta kalan kazanacaktı..
Düşenler düştükleriyle kalıyorlardı..
"Vaktimiz yoktu onların matemini tutmaya..."
Genlerimizin stratejik sonucu açıklansa ne çıkardı karakter tahlillerimizden:
- Her koyun kendi bacağından asılır...
- Üzüm üzüme baka baka kararır...
- Babana bile güvenmeyeceksin bu dünyada...
Çünkü;
- Büyük balık küçük balığı yutar...
Hiçbir şey, ama hiçbir şey durduramazdı bu amansız ve acımasız yarışta bizi... Çok hızlı gidiyorduk çünkü...
Ama, 7.4 şiddetindeki korkularla bastık bir gece frene..
Kuşkunuz olmasın...
Çetin Altan'ın eskimeyen tanımlamasıyla "İstanbul dükalığı" o bütün azametine rağmen, yerkürenin öfkesi karşısında çaresiz kalmasaydı yine de basılmazdı frene..
Yani; diyelim ki deprem; uzak kentleri yıksa, İstanbul'da hiç hissedilmese; yürekleri burkan acıklı öyküler gibi seyredilirdi televizyon ekranlarından... Sonra.. Yarışa devam kaldığı noktadan...
Ama, kadere bakın ki, Türkiye'de "gerçek iktidarın sahibi" İstanbul dükalığı tam 45 saniye sallandı 7.4 şiddetinde...
Gördü zeminin sağlam olmadığını; hayat kavgasının bütün taraflarının, küçük ve büyük balıkların solungaçları aynı anda yavaşladı korkuyla...
Korktu ve durdu...
Korktuk ve durduk...
Çok hızlı gidiyorduk çünkü dalgalı bir okyanusta..
"Takdir-i ilahi" diyen de olabilir..
Bizse bir Afrika öyküsü aktaracağız:
Michelangelo Antonioni'nin "Par Dela Les Nuages" (Bulutların Ötesinde) filminde anlatılır öykü:
Arkeolojik kazılar yapan yabancı grup, Afrikalı kölelerin başlarına yükledikleri sandıklarla yol alır tropikal ormanda.. Aceleleri vardır, başkalarından önce ulaşmak zorundadırlar hazinelere.. Ama köleler aniden dururlar, otururlar.. Sesleri de çıkmaz..
Yabancı heyetin başı sorar:
"Ne oldu, niye durdunuz?
Köle yanıt verir usulca:
"Çok hızlı gidiyoruz, ruhlarımız geride kalıyor..."