


Sadeliğin zaferi
"Gözyaşlarımızı bitti mi sandın" diyen o küflenmez şarkının yazarına Radikal 2'deki Oral Eğin, "Kimsenin şarkıları sizinkiler gibi ölümsüzleşmedi. Sırrı ne bu ölümsüzlüğün" diye soruyor:
"Sanırım basit olması..." diye yanıtlıyor Mazhar Alanson... Sonra o basitliğin ardındaki çabayı özetliyor:
"Çok hesaplı kitaplı yazarım. Matematik gibi üzerinde düşünürüm. Çok da vakit harcarım."
Sonuç? Yitip giden zamanda, ansızın bastıran bir sıkıntıda ya da umulmadık bir yeni aşkta, her düşüş ve kalkışta, dilden, gönülden eksiltmediğimiz, bağıra çağıra ya da sessiz sedasız katılıp söylemek istediğimiz, bize bizi anlatıyormuşa benzeyen ve sanki biz de yazabilirmişiz gibi gelen o harikulade şarkılar, umulmaz sözler:
"Özleye özleye/ kavuştuk birbirimize/ birbirimize vitaminler, moraller verdik/ içimizdeki şeytanlara/ zülfikarlarla saldırdık/ gözyaşlarımızı bitti mi sandın?/ Günler günlerin ardında/ seni unutmak mecburiyetindeyim/ seni sevmeler cumhuriyetinde/ senin dulluğun, benim kulluğum/ kafiye olsun diye değil..."
***
Mazhar Alanson'un verdiği "ölümsüzlük reçetesi", daha geçen hafta Venedik'te bir atölye kapısında rastladığım o eşsiz başarı formülünü anımsattı bana... "Reklam büyücüsü" Olivero Toscani'nin, dünyanın dört bir yanından yetenekleri topladığı "Fabrica", daha girişte şu uyarıyla karşılıyor geleceğin yaratıcı beyinlerini:
"İçeri girerken bütün o güzelim, karmaşık fikirlerinizi çöpe atın ve yerlerine hiç de etkileyici gözükmeyen en basit çözümlerinizi koyun. Bunu ısrarla yeniden deneyin. Sonuçta vardığınız nokta o kadar basit olsun ki, görenler sizin nasıl bir yol katederek o sadeliğe ulaştığınızı asla öğrenemeden, 'Bunu herkes yapabilir' desinler."
Belki bütün üniversite amfilerinin, reklam bürolarının, Meclis komisyonlarının, gazete ofislerinin girişine ve yazarların başucuna asılması gereken bu öğüt, yaratıcılıkta son durağın, herkesle paylaşılabilen bir sadelik olduğunu belgeliyor; basit görünen, basitliğiyle göreni cezbeden, ancak altı deşildiğinde, özenle kotarılmış, matematik titizliğiyle yoğrulmuş ve kendini ustaca gizlemiş yoğun bir hazırlığı ele veren bir sadelik...
Yazdığı şarkı sözleriyle yüreğimizi en kuytuda saklanan ucundan tutup bir yastık kılıfı çevirir gibi dışarı çıkaran Sezen Aksu, hazırladığımız bir belgeselde müzik serüvenini anlatırken, "Zaman içinde yalınlığın zorluğunu ve güzelliğini keşfettim" demişti: "Bundan böyle hedefim daha sadeye, en sadeye ulaşabilmek, duyguları en yalın haliyle anlatabilmek..."
O'nun "yoldaş"larından Şebnem Ferah, son albümünde adeta erken bir yaşam muhasebesine girişip "Artık kısa cümleler kuruyorum" diyor: "Sizi bilmem, ama ben karar verdim, su gibi duru olup hep akmaya/ Başka sular tanıyıp çoğaltmaya, dalgalanmaya, taşmaya..."
Daha ilk albümünden sesine ve müziğine çarpıldığım o "Asi rockçı kız", sabırsızlıkla beklediğim bu ikinci albümünde parmaklarına, kollarına, boynuna dolanan aksesuarlarını çıkarıp ağır makyajını silmiş ve şarkısında sözünü ettiği türden bir duruluğu, hem müziğine hem görünümüne yansıtmış olarak çıkıyor karşımıza... Neden böyle olduğunu yine şarkısından anlıyoruz:
"Yara aldım bundan iki yıl önce/ Hiç susmadım, şarkı söyledim günlerce/ Artık kısa cümleler kuruyorum, sevdiklerim, sevmediklerim yanımda/ Kabullendim her şeyi olduğu gibi, yola çıktım yarınlara."
***
Onca karmaşık bir yüzyılın sonunda çıkagelen bu sadelik tutkusu boşa değil...
Yalın bir hayat tarzını düstur edinmiş Bülent Ecevit'in yeniden bunca oy alması, sadeliğiyle örnek olmuş Türkan Şoray'ın her dönemde sinemanın sultanı olarak kalması, "Başka türlü bir şey benim istediğim/ ne ağaca benzer ne de buluta/ burası gibi değil, gideceğim memleket/ denizi ayrı deniz, havası ayrı hava" mısralarının yazarı Can Yücel'in her daim dillerde olması boşuna değil...
Çatallı ilişkilerle, uzlaşmaz çelişkilerle dolu bir dönemin içinden yorgun argın çıkıp gelenler, artık yiyeceklerinden giyeceklerine, seveceklerine, seçeceklerine, söyleyeceklerinden dinleyeceklerine kadar her alanda gösterişsiz bir sadeliğin izini sürüyorlar.
O kargaşanın toz dumanında denileni anlayamamış, dediğini anlatamamış ve sonunda anlamsız ve uzun cümlelerde kaybolmuş bir kuşak, şimdi "Belki"lerden, "Dur bakalım"lardan, "Hele bir düşüneyim"lerden, İşi seyrine bırakalım"lardan arınmak ve "kısa cümleler kurarak", "evet", "hayır", "iyi" ya da "kötü" yalınlığında yanıtlar duymak istiyor.
Gösterişli imajların, süslü sözcüklerin, ne idüğü belirsiz ilişkilerin tahtına, yalınkat çözümlerin, yaldızından arınmış cümlelerin, duru ilişkilerin huzuru yerleşiyor.
Hayat sadeleştikçe güzelleşiyor; güzelleştikçe sadeleşiyor:
"... kafiye olsun diye değil!..."