|
|
COŞKUN KIRCA(ckirca@sabah.com.tr
)
|
  
Arazi kullanımı
Boğazlar'da deniz trafiğinin kontrol altına alınabilmesi amacıyla yapılan çalışmaların hedeflerinden biri, Boğazları kullanan deniz ulaşım araçlarının kaza yapmalarını önlemektir.
Başbakanlık Deniz Müsteşarlığı'na bağlı olarak eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Emekli Oramiral Güven Erkaya'nın başkanlığında kurulan bir teknik birim, yabancı ülkelerdeki benzeri düzenlemeleri inceledikten sonra, en etkili olduğu kadar en ucuz sistem olarak Boğazlar'ın her iki sahilinde radar tesisleri kurulmasını ve bu amaçla 30 metre uzunluğunda kuleler yapılmasını teklif etmektedir. Ne var ki bu proje İstanbul III Sayılı Tabiat ve Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından veto edilmiştir. Buna karşılık, Çanakkale Tabiat ve Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu bu inşaatın yapılmasında sakınca görmemiştir. Aynı yetkilere sahip iki idari birim aynı konuda birbiriyle çelişen kararlar alabiliyorsa bu alandaki idari yapılanmada bir hata var demektir.
Çelişen ihtiyaçlar
Tabiat ve kültür varlıklarının korunması ilke olarak elbette zorunludur. Ancak bu zorunluluğun gerektirdiği kararları alabilmek, bu varlıkların hangileri olduğunun ve korunmalarından ne kastedildiğinin yurt çapında geçerli ölçütlere bağlanmasını gerektirir. Kaldı ki ülkemizin tek ihtiyacı bu varlıkları korumaktan ibaret değildir. Kalkınmaya yararlı yatırımlar yapılması da ülkenin başlıca ihtiyaçlarındandır. Bu farklı amaçlar birbiriyle çelişebilir. Mesela büyük barajlar inşa edilirken bazı yerleşim yerlerinin yanı sıra bazı tarihi kültür varlıklarının da su altında kalmasına katlanmak gerekebilir. Aswan Barajı bu olgunun en çok bilinen örneğidir.
Tabiat ve kültür varlıklarının alışılmış siluetini değiştirmemeyi neredeyse istisna kabul etmez bir anayasal kural haline sokmadan önce, siluetin sadece eskiye hasret duygusunu gidermek açısından ele alınamayacağını, siluetteki değişikliğin doğal ve tarihi çevreye yeni güzellik unsurları katabileceğini de düşünebilmek gerekir. Bu olgunun en bilinen örneği Paris'teki Eiffel Kulesi'dir. Bu kule inşa edilmeden ve edilirken muhaliflerinin başlıca itirazı, Paris'in alışılmış siluetini bozacağı idi. Bu itirazlar dinlenmedi. Şimdi Eiffel Kulesi Paris'in kimliğinin unutulmaz bir parçasıdır. Böylesine takdire bağlı bir konuda bu kurullar nasıl olur da tüm toplumu bağlayabilirler? Cenevre'de eski bir saat kulesinin yıkılması konusunda halkoyu yapılmıştı. Bizde bu konularda halkoyu en olmadık sonuçlara götürebileceğine göre, bu kadar ileri gitmeyelim; ama hiç değilse estetikle ilgili bu anlaşmazlık bir merkezi idare birimince çözülsün ve Boğazlar'da deniz trafiği emniyetinin sağlanmasının pek değişgen olabilecek estetik görüşlerden daha fazla önem taşıyıp taşımadığını da bu birim incelesin.
Konu siyasidir
Bir kararın alınabilmesi için birbirinden çok farklı uzmanlık alanlarına başvurmak gerektiğinde bu uzmanlık alanlarından her birinin görüşü ağırlık taşıyabilir. O zaman yapılması gereken, bu değişik görüşleri bağdaştırmaya çalışmak ve bağdaştırılmaları mümkün değilse bir tercih yapmaktadır. İşte böyle bir tercih, niteliği gereği siyasi olur ve o tercihin yapılması hükümet seviyesinde bir kararı gerektirir.
Boğazlar'da yapılacak radar kuleleri de böyle bir meseledir.
Yapılması gereken, Devlet Planlama Teşkilatı içinde bir Arazi Kullanımı Genel Müdürlüğü kurmak; söz konusu kurulların görüşlerinin yanı sıra doğal ve kültürel çevrenin korunması dışındaki ihtiyaçların da bu birimce incelenmesinden sonra önemi bakımından gerekliyse nihai kararın Bakanlar Kurulu'nca verilmesini sağlamak en akılcı yol olacaktır. Bu suretle sırf belirli bir veya iki alanın uzmanlarının tüm toplumsal faaliyetleri ilgilendiren bu konularda veto hakkına sahip olması gibi iyi yönetim ilkesiyle bağdaşmadıktan başka demokrasi ilkesiyle de bağdaşmayan bir çıkmazdan kurtulmuş oluruz.
Bakü-Ceyhan'la ilgili yok!
Bu kurullar üstelik kendi yetki alanlarını çok aşan gerekçelere başvurabiliyorlar. İstanbul'daki Kurula bakacak olursanız, Boğazlar'da trafiği düzenleme tedbirleri alınırsaymış Bakü-Ceyhan hattı gerçekleşemezmiş! Eğer Bakü-Ceyhan hattını savunabilmek için Boğazlar'da kaza ihtimallerinin azaltılmasını reddetmeyi siyasetimizin temeli haline getirecek olursak dünya aleme rezil olmaktan başka bir sonuca ulaşamayız! En vahim kazaların olmaması için daha az kaza olmasını sağlamaktan vazgeçmek gibi bir çelişki hangi sağduyulu, uygar ve saygın ülkenin politikası olabilir?!
Oysa konunun Bakü-Ceyhan hattıyla ilgisi yoktur. Montreux Sözleşmesi, ticaret gemilerine Boğazlar'dan serbest geçiş hakkı tanımıştır. Milletlerarası kurallara göre serbest geçiş herhalde emniyetli geçiş demektir. Emniyetli geçiş demek de, başkalarına zarar vermeyen geçiştir.
İmdi Kafkasya ve Orta Asya petrolünün tankerlerle Boğazlar'dan geçirilmesinin rizikoları o kadar muazzamdır ki bu tankerler, en ileri teknolojiler de kullanılsa, geçişi ziyadesiyle emniyetsiz, hatta imkânsız kılmak için yeterlidir. Hiçbir yabancı devletin geçiş serbestliğinin istisnaları olamayacağını, katlanılamayacak rizikolara rağmen savunması mümkün değildir.
61 yıl sonra ortaya yeni bir durum çıkmıştır ve Türkiye bu durumu elbette geçiş emniyetine dair tedbirleri almaktaki egemenlik hakkına dayanarak halledecek ve bu tankerlerin geçişini yasaklayacaktır.
Meseleleri birbirine karıştırmayalım ve milli güvenlik siyasetimizin, dış siyasetimizin, enerji ve petrol siyasetimizin kararlaştırılması ve yürütülmesini tabii ve kültürel çevreyi koruma kurullarına bırakmayalım.
|
 |
Bu sayfa MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. ile Yöre Elektronik Yayımcılık A.Ş. işbirliğiyle hazırlanmıştır.
|