Gözlerin esnediği uykulu bir kafada esneyen düşünceler... Kapkalın mazotla örtülü bir kuyuda, su üstüne çıkmaya çalışan sivrisinek yavruları gibi düşünceler... Gitmek bir yerlere; hayır gitmemek... Bırakmak her şeyi, kalemi, kağıdı ve kitapları; bırakmak, bırakamamak...
Kendiliğinden mi yürüyor bu ayak, kendiliğinden mi açılıyor bu adım; açıları adım ve yürüyen ayak üstünde, yürümeyen bir adam. Kendiliğinden mi bakıyor bu göz, kendiliğinden mi kırpılıyor bu kirpik; kırpılan kirpik ve bakan göz ardında görmeyn bir adam. Kendiliğinden mi kıpırdanıyor bu parmaklar, kendiliğinden mi uzanıyor bu kol; kendiliğinden uzanan kol ve kendiliğinden kıpırdanan parmaklar ucunda tutmayan bir adam.
Dalda bir serçe kuşu, bacada duman... Dumanda yapılmamış resimler, dumanda yazılmamış şiirler, dumanda yaşanmamış aşk... İdrakin perdelerinde bir gölge dolaşıyor. Siyah perdelerde siyah bir gölge... Yüz bin yıl önceki babam, yüz bin yıl önceki annem, idrakin siyah perdelerindeki siyah gölgede...
Daldaki serçe kuşu uçtu. Yüz bin yıl sonra gelecek çocuk kondu dala. Kırmızı balıklar yüzüyor bacadaki dumanda... Ölüme benzer bir düşüncenin incecik çatlağı görünmez yıldırımlar çiziyor tavanda...
Ya sabahı, ya akşamı görmemek... Sabahsız kalmak, akşamsız kalmak... Yüz bin yıl önce sabahsız ve akşamsız kalmış bir baba, sabahsız ve akşamsız kalmış bir anne, yüz bin yıl içinde uzayan birbirine bağlı aşklar zinciri... Zincirden çıkan zincir, zincirden çıkan zincir...
Yüz bin yıl sonra gelecek çocuk oturuyor karşı dalda...
Yüz bin yıl önceki balıklar yanıyor geçen otomobillerde.
Bir şey var, anlaşılmaz, anlatılmaz bir şey... Kadınların diz kapağından dört parmak yukarısındaki tat. Bu tatta saklı olan büyük Tanrı buyruğu: Devam...
Neden selam vermedi bu dost, neden sert konuştu bu arkadaş? Sabahsız ve akşamsız hududun kaçıncı takvimindeyiz?
Dumanda yüzen balık, söylemem, diyor.
Gecede akan gözyaşı, kadehte çınlayan kahkaha, yastıkların altında bir kalp gibi atan baş. Bir kadifeyi okşar gibi okşamak ölüm fikrini...