Geniş bir bulvarın üzerindeyiz. Sağda çok katlı bir bina. Havan ve makinalı tüfek mermileriyle delik deşik olmuş. Pencerelerinde sağlam cam yok. Savaş biteli neredeyse 4 yıl oluyor ama koca binaya tek bir çivi bile çakılmamış. Sanki bir anıt gibi bırakılmış yaralı ama dimdik duruyor. Saraybosna'da mermi yarası olmayan bina yok gibi. İrili ufaklı deliklerin hemen hepsi sıvayla kapatılmaya çalışılmış. Savaşın fiziki kanıtları bu "ameliyat izleri."
Park Otel'in lobisi. Duvarda bir harita göze çarpıyor. Aslında haritadan çok, bir Saraybosna krokisi. 1992-1995 arasındaki savaşın krokisi. Kent yüksek dağların arasına sıkışıp, kalmış. Sırplar tüm tepelere hakim. Tank mermileri, havan topları, makinalı tüfekler güzelim Saraybosna'yı dövüyor.
Tek çıkış havaalanının hemen arkasındaki tünel. Kente yiyecek, cephane bel yüksekliğindeki bu tünelden giriyor.
Lobideki görevli kroki üzerinden bilgi veriyor. Az önce geçtiğmiz bulvarı göstererek, "Burası Ölüm Yolu'ydu" diyor. Sonra, keskin nişancıların konuşlandığı yüksek binaları gösteriyor. Savaşta 150 bin kişi can vermiş. 10 bini çocuk. Kentin her köşesinde bir mezarlık var. Zirvenin yapıldığı Zetra Spor Salonu'na girerken yine bir mezarlığın yanından geçiliyor. Demirel, Clinton ve Blair de bu mezarlığın yanından geçip Zetra'ya geldiler. Her mezar taşı vahşetin soğuk bir kanıtı.
Lobideki görevli, "Savaş sırasında ne yapıyordunuz?" sorusuna cevap vermiyor. "Biz artık bunları konuşmuyoruz" diye geçiştiriyor. Otel Sırp bölgesinin hemen yanı başında. Sırplar zaman zaman bu bölgeye geliyorlarmış. Konuşmamasının nedeni bu olmalı. Herkes taraf ama kimse özel olarak deşifre olmak istemiyor. Kentin her yeri yabancı askerlerle kaynıyor. Türk askerleri, İtalyan carabinieri'leri, Amerikanlılar... Helikopterler, alçak uçuş yaparak, kenti saran tepeleri kontrol ediyor.
Bunca sıkı kontrole rağmen, Saraybosnalı silahını bırakmıyor. Aynı otelci, "Silahım duruyor. Kimseye güvenip de, silahımı teslim etmem. Zaten herkes de benim gibi düşünüyor" diyor. Sonra Kosova'yı hatırlatıyor: "Aslında onlar bizden, şanslıydı. Çünkü çevrelerinde dost komşuları vardı. Konumları savunmaya daha müsaitti. Biz burada sıkışıp kalmıştık."
Türkiye, Balkanlar'daki yeni düzeninin önemli aktörlerinden. Dışişleri Bakanı İsmail Cem'in tarifiyle "Ekonomik alanda olmasa da, askeri ve siyasi alanda Türkiye'nin ağırlığı büyük." Cem ile birlikte Saraybosna'ya gelirken, Üsküp'ten Makedonya Cumhurbaşkanı'nı Tiran'dan Arnavutluk Başbakanı'nı da alıyoruz. Dışişleri yetkilileri, teklifin Demirel'den geldiğini anlatıyor:
"Sayın Cumhurbaşkanımız konuyu açmış. Onlar da uygun görmüşler. Zaten fazla imkanları da yok." Saraybosna'nın en havalı konuğu ise Clinton. Dün sabah saat 09.00'da dev bir askeri uçakla, çok sıkı güvenlik önlemleri altında geliyor kente. Saraybosna televizyonu canlı yayında. Başkan merdivenlerden inerken, birkaç otobüs "Perdeleme" görevi yapıyor. Konvoy harekete geçtiğinde, Clinton'ın hangi araçta olduğunu çıplak gözle anlamak mümkün değil.
Çıplak gözle görünen ise şu: Balkanlar'daki yüksek tansiyon batıyı rahatsız ediyor. Sınırların yeniden çizildiği bölgeye doğrudan müdahil olan ABD ve AB, sürdürülebilir bir model oturtmaya çalışıyor.
Bu iş de Türkiye'siz olmuyor. Bir de Rusya'sız...