Durum, birdenbire, karşılıklı polemiklerle tırmanan ve önceden tasarlanmamış bir klasik komşular arası gerilim modeli midir; yoksa başka bir şey midir?
Ehud Barak'ın seçilmesiyle birlikte, Amerika'nın çok arzuladığı İsrail-Suriye yumuşamasının başlayacağı sinyallerinin alınması üzerine, Türkiye-İsrail eksenini yeniden bir yönlendirme çabası mıdır; yoksa Türkiye'nin Yunanistan-Ermenistan-İran ekseninin oluşturulması girişimlerine karşı "caydırıcı" bir çıkışı mıdır? Veya, bunların hiçbiri olmayıp, İran'da son dönemde önemli iç sarsıntılara işaret eden gelişmeler üzerine, İran "derin devleti"nin, dikkatleri dışarıya çevirerek, bir "milli birlik" arama çabası mıdır?
Bu sorular, sorulması meşru sorular ve cevapları netlikle gözükmüyor. Türkiye, F-16'ların İran içlerinde Piranşehr'i bombaladığını yalanlıyor. İran basını ise, ister Hatemi yanlısı olsun; ister Hamenei, ağız birliği etmişçesine Piranşehr baskınından dem vuruyor. Hedef aldığı iddia edilen Devrim Muhafızları karargâhında ölüler varmış. Bunlar "fiktif" ölüler mi, gerçekten böyle bir can kaybı var mı? İranlılar, iki Türk sınır görevlisini niçin esir alıp, tutukladılar?
İran açıklamalarına güvenmek için herhangi bir sebep yok. Gerçekten de, içerde sıkışan rejim, Suriye-İsrail uzlaşmasının ikliminin oluştuğu sıralarda böyle "milli birlik yaratma" siyasetlerine başvurabilir. Ancak, aynı olgunun, Türkiye'yi, bölge politikasının temel taşı yaptığı İsrail eksenine yeniden bir anlam kazandırma çabasına zorladığını görmek zorundayız.
Bu noktada, "durumda bir değişiklik yok" türü basmakalıp resm” açıklamaların bir inandırıcılığı olmaz. Zira, basit bir "stratejik kural"dır ki, İsrail ile savaş halinde bir Suriye ile; İsrail ile barış yapmış bir Suriye'nin bölge dengelerinde yol açacağı durum aynı olamaz.
En azından, Suriye'nin Golan cephesinde odaklanmış askeri güçleri, güney hattından serbest kalabilecektir. Üstelik, Suriye İsrail ile barış yapabilir ve Amerika'nın "terörü destekleyen ülkeler" listesinden de çıkarsa, manevra alanını daha da genişletecektir. Eğer İsrail ile yapacağı barış, İran ile varolan sıkı ilişkilerine dokunmazsa, bölgedeki dengelerde önemli kayışlar olacak demektir.
Böyle bir Suriye, güney cephesindeki kuvvetlerini başka yerlere kaydırabilecek kadar eli kolu rahatlayacak; bir yandan Yunanistan, diğer yandan da İran ile ilişkilerini sürdürebilecektir. En önemlisi ise Rusya ile kurmakta olduğu yeni ilişkiler. "Ortadoğu satrancı"nın kıdemli oyuncusu Hafız Esad'ın geçen ekim ayında Türkiye ile giriştiği sürtüşmenin "stratejik dersleri"ni çıkarmış ve buna göre hazırlanmakta olduğuna şüphe yok.
Her olayın ve gelişmenin birbiriyle irtibatlanabildiği Ortadoğu gibi bir bölgede, iki ülke arasındaki hiçbir gerginliğin raslantısal ve bir "konjonktür kazası" olduğu düşünülemez. Hele bu iki ülke, Türkiye ve İran gibi, bölgenin en büyük, en deneyimli ve aralarındaki tüm farklılıklara rağmen 1639 Kasr-ı Şirin Anlaşması'ndan beri karşı karşıya gelmekten sakınan bir politika geleneğine sahip iki ülkesi ise...
Bir soru: Türkiye, İran'da baskıcı teokratik rejimin devamında kendisi açısından yarar görüyor mu?
Yani, Hamenei'nin temsil ettiği zihniyetin egemen olduğu bir İran mı, Türkiye'nin lehine; yoksa Hatemi'nin temsil ettiği ve dünya ile entegrasyona yönelebilecek, bunu yaptığı ölçüde enerji yolları üzerinde Türkiye'ye önemli bir rakip olarak belirecek bir İran mı, Türkiye'nin lehine?
Türkiye ile İran arasında bir gerilim politikası, bu mevcut "iki İran"dan hangisini diğeri aleyhine güçlendirecektir?
Bu sorunun cevabı ve bütün diğer soruların cevaplarını bulmadan, son günlerde Türkiye ile İran arasında cereyan edenleri yerli yerine oturtamayız.