İtiraf edeyim ki, ben halkımızı anlamakta cidden zorluk çekiyorum. Neye ne zaman tepki vereceğini, neyi ne kadar önemseyeceğini bir türlü kestiremiyorum.
Şu üniversite giriş sınavını ele alalım mesela...
Bir haftadır velilerde ve öğrencilerde bir telaş bir endişe: Tercihleri nasıl yapacağız!.. Orta öğrenim puanı belli değilmiş de, okulların ÖSS ortalaması açıklanmamış da, ağırlıklı orta öğrenim puanı tam olarak hesaplanamıyormuş da, bu durumda tercih sıralamasını nasıl yapacaklarmış...
Dert ettikleri şeye bakın!
Ağırlıklı orta öğrenim puanının kendisine itiraz etmiyorlar da, geç belli olmasına itiraz ediyorlar.
Başlarına gelen felakete ses çıkarmıyorlar da, bu felaketin boyutlarını "net bir biçimde" bilememekten şikayet ediyorlar!
Evet, ağırlıklı orta öğrenim başarı puanı yüzünden sıralama çok değişecek. Ama tam 24 adet tercih hakkının olduğu yerde, bunun ne önemi olabilir! Eğer tercih şansı üç-beş'le sınırlanmış olsaydı, sıralamadaki yerinizi tam olarak bilmek ve bir tek tercihinizi bile boşa harcamamak önemli olabilirdi. 24 tercih hakkınız varsa, sıralamanızı bırakın şimdi yapmayı, sınavdan önce ya da sonra yapmanız bile fazla bir önem taşımaz.
Ama bakıyoruz, bundan bir yıl önce başlarına büyük bir felaket gibi gelen yeni sınav sistemi karşısında gık'ı çıkmayan halkımız, şimdi, basit bir belirsizlik karşısında panikliyor; ne yapacağını şaşırıyor.
Oysa olan o zaman oldu. Geçtiğimiz yıl tam bu günlerde kesildi yüzbinlerce gencin önü. Felaket, sorgusuz sualsiz, tartışmasız, sessiz sedasız, tam bir emrivakiyle geldi. Kimseden gık çıkmadı...
Biz üç-beş köşe yazarı, üç-beş uzman ve üç-beş veli çırpındık durduk ki, öğrencilere bundan daha büyük kötülük yapılamaz diye... Meslek liseliler yandı mahvoldu, diye... Tek aşamada, belli puan aralıklarında büyük yığılma olur, sağlıklı sıralandırma yapamazsınız, diye... Okul başarısını bu kadar ağırlıkla sisteme sokarsanız sınavı anlamsız kılarsınız, hele hele bir öğrencinin başarısını, okulunun başarısına (ÖSS'ye) bağlı hale getirmekle, haksızlığın, adaletsizliğin en büyüğünü yaparsınız, diye... Bu sistemle büyük üniversiteler kapılarını Anadolu'ya kapatıyor, sosyal adalet, fırsat eşitliği güme gidiyor, diye...
Yazdık, çizdik, televizyonlarda anlattık, ama halkımızı bir türlü uyandıramadık.
Bu durumu görünce ben de şöyle düşünüyorum ister istemez: Demek ki bizim halkımızın en önem verdiği şey, nizam ve intizam... Eğer en büyük haksızlıklar bile başına nizamlı ve intizamlı bir biçimde gelirse sineye çekebiliyor. Ama kargaşaya, belirsizliğe, riske dayanamıyor.
Bu arada bir şeyi daha anladım ki, Kemal Gürüz gibileri de halkımızın bu özelliğini çok iyi biliyor. Bildiği için, en büyük haksızlıkları yaparken, milyonların gözüne baka baka (büyük çoğunluğun sistemi nasılsa anlamayacağına güvenip) "sistemde hiçbir haksızlık olmadığını" söyleyebiliyor. Sınavın tek kusuru oymuş gibi, gelecek yıl sınav tarihini okul bitimine ertelemeyi ya da orta öğrenim başarı puanını kattıktan sonra puan açıklamayı "sistemde büyük revizyon" diye lanse edebiliyor.
İşin acısı, sonuçta böyle yapmakla karlı çıkıyor.
Çünkü büyük çoğunluk işin aslını anlamak için hiçbir gayret sarfetmiyor. Gayret sarfetmeyince de anlamıyor.
Büyük çoğunluk şimdi "garantili" tercih sıralaması yapan uzman rehber kiralama peşinde... 25 milyonu bastırıp işin ehlini buldu mu, çocuğunun geleceğini kurtardığını sanıyor!