|
|
Ne güzel komşumuzsun sen Yunanlı
Birbirlerini her an çiğ çiğ yemeye hazır bekleyen ve tarih içinde de sık sık yemiş (!) olan ulusların haritalarda komşu olması tesadüf değildir. İnsanın birini sevmemesi, kıskanması, rakip görmesi ve ondan korkması için önce tanıması (bilmesi) gerekir.
Özellikle Kumral Ada~ Mavi Tuna romanını yazarken yaptığım iç savaş konulu araştırmalarda 'nefret edilen kişinin hep komşu' olduğuna dair antropolojik ve psikolojik nedenleri inceleme şansım (ne hüzünlü bir şanstı o!) olmuştu. Tabii bu işler 'komşunun tavuğu komşuya kaz görünür' atasözüyle açıklanamayacak kadar karmaşık. Baksanıza İsveç ve Norveç birbirini kıskanmaktan çatlar, barışta bile birbirlerinin zekasını aşağılayıcı oyun ve fıkralar üretir, İngiltere ve Fransa tarihi savaşlarla doludur. Finliler, bir Rus, bir İsveç üniformasıyla komşuları adına ölmekten öfkelidir Ruslar'a ve İsveçliler'e.
Tüm milletler aynı...
Almanlar'ı anlatmaya gerek yok. Bu listeyle Irak ve İran'dan, Hindistan ve Pakistan'a, Vietnam ve Tayland'a uzanabiliriz ama ben kısa kesip bize gelmek istiyorum. Bize gelince, biz çok yaramazmışız! Çevremizdeki hemen bütün devletler yüzyıllarca bir anlamda sömürgelerimiz olmuş ve tabii şimdi artık haritada komşu olmadıklarımız bile bizi bu nedenle iyi tanıyorlar! Fakat bir komşumuz var ki, onunla ilişkimiz pek özel!
Gurbette durum farklı. Gurbette insanın en iyi dostu anavatanının komşuları oluyor. Yeni ve yabancı bir kültürde yaşarken bu kez tam tersine en tanıdık, en çok ortak kültür noktası olan insanlar birbirlerine yakın oluyorlar. Üstelik memleketlerden uzakta biraz da; 'yangın bitti yorgan gitti' ruh durumu yaşanıyor. Artık 'tüh kaka!' denecek başka bir kültür varken, 'aman bizim her şeyimiz ne kadar güzel ve tatlıdır komşum!' hasreti yaşanabiliyor.
Bu komşu uluslar Akdenizli'yse adı geçen yakınlık tam Akdenizlilere özgü dokunaklı ve çok duygusal yani pek gösterişli oluyor. Eh hem Doğulu hem de Akdenizli olmanın da bu kadar şanı şerefi de olmalı tabii! (Amma böbürlendim hani!)
Bizden, bizim gibi lokanta
NewYork'taki evimin hemen yakınında adı Trellis olan bir lokanta var. Trellis aynı zamanda kafe ve bar hatta zaman zaman caz klübü bile olan binbir suratlı, rahat, mütevazı ve temiz bir lokanta.
Trellis, sarmaşığın dallarını sararak yükseldiği kafes anlamına geliyor ve bu lokantanın içi ile tamamen camdan ön duvarlarının hemen her yanında beyaz kafesler üzerinde sarmaşıklar gerine gerine dolaşıyorlar. Trellis 'harbiden' bizim Akdeniz-Anadolu usulü bir restoran. Yemekse yemek, masaysa masa, işte o kadar! İlk önceleri mecburiyetten kahve içmek için iğreti uğruyorum. Benim tarzım değil ya, biraz burun kıvırarak yeşil plastik örtülü masaya ilişip, oğlumun okuldan çıkma saati olan 15:00'e yakın bir vakitte caddenin tam karşısındaki yerel NewYork Halk Kütüphanesi'nden ödünç aldiğım kitaplar elimde kahve içiyorum. Bazan yanında bir dilim cevizli baklava, fistıklısını bilmiyorlar. Kulağıma anlamadığım ama bildik bir dilde kahkahalarını katık eden iki erkek sesi geliyor.
İkisi de esmer ve orta boylu bu adamlar, biraz ilerde bir şeyler anlatıp, dolu dolu kahkalarla gülüyorlar. Orta Asyalı olanı Trellis'in garsonu, daha genç olanını tanımıyorum. Bana kahve servisi yapan beyaz Amerikalı delikanlıya soruyorum: "Bunlar Yunanca mı konuşuyorlar?" Birkaç aydır Trellis'de çalışan öğrenci-garson "Bilmeeem," diyor ilgisizce burun bükerek. Ben de gidip sormasını istiyorum onun bu ilgisizliğine kızdığım için. Yanıt yerine Yunanca konusan iki adam yanıma gelip, Yunanca olarak bana laf atıyorlar. Anlamadığımı görünce yoğun aksanlı bir İngilizce'yle, "Kadının cilvelisiyle, erkeğin yakışıklısı Yunanca konuşur," deyip, bu söylediklerine kahkahalarla gülüyorlar. Şimdi bu cümleyi Türkiye'de duysam 'haydi oradan be!' deyip, güler geçebilirim. Ama bu cümle hem maçoluğu, hem ateşli kendini beğenmişliği, hem de kendi kendisiyle alay edebilişiyle öyle Balkan-Akdeniz renkleri taşıyor ki, bunu kendi ulusunun adıyla değiştirerek bir Bulgar, bir Türk ve bir Rus da söyler. Bu cümle gurbette her anlamda tanıdık, çok bizden ve sıcacık geliyor kulağa. Ben de "kesinlikle öyle!" diyor ve onların bana uzattığı köprüde yürüyorum. Yaşlı olanı bir müşteriye servis yapmaya gidince, genç olan Yunanlı teklifsizce bir sandalye çekip masama konuk oluyor. Son derece samimi ama laubali olmamak gibi Akdenizli olmayan bir zerafeti var. (Bu konuda Amerikalı olmuş ve iyi etmiş) Adı: Jim ama aslında Yannis. 40 yaşlarında olmalı.
Simsiyah dalgalı saçlı, esmer, sempatik bir adam. Çok uzun ve gür kirpiklerinin arasından simsiyah gözleri şaşırtıcı bir ışıkla resmen parlıyor. Bana sorarsanız hiç yakışıklı değil ama bu gözlerdeki pırıltı ve Akdeniz yüklü enerjisiyle albenili olduğu söylenebilir. Herkesin kendisini Jim olarak çağırdığı ve tanıdığı bu adam Trellis'in sahibi ve gerçek adının Yannis olduğunu fısıldıyor bana. Daha biraz önce tanıştık ama olsun 'bizim oralı' olduğumu anladı ya, tamam! Sonra benim tam olarak Akdeniz'in neresinden olduğumu soruyor.
İlla Türk değil!
Ben yanıtlamadan kendisi birkaç tahminde bulunuyor. Makedon ve Arnavut'tan başlayıp, İtalyan ve İspanyol'a oradan İsrailli ve Tunuslu'ya kadar dolaşıyor ama ille de Türkiye'yi atlıyor. İlle de! Ben de artık hakettiğine inanarak, hainlik (!) ediyor; "Bütün bu saydıklarının hemen hepsinden geliyorum," diyorum. O zaman gözgöze geliyoruz ve iki usta eskrimcinin bir türlü yenişemeyişindeki hayranlık dolu bezginlikle ikimiz de kılıçlarımızı bırakıyoruz. "Sen Türkiyeli'sin!" diyor yaramaz bir gülümseyişle. "Elbette ya, o yüzden Yunanlı'nın şakasını çok iyi anlarım."
Sonra ben kendimi ve yazdıklarımı, o da Amerika serüvenini hikâye ediyor(uz). Rusya'da doğup, ailesiyle Amerika'ya göç eden Tim (Yannis) kendini 3 ulusal kimlik arasında en çok Yunanlı hissetmesinin nedenini, Rusya'daki evlerinde tamamen Yunanistan'ı yaşayan ebeveyn ve akrabalarına bağlıyor.
Sonraki hafta ve aylarda Trellis'in müdavimlerinden biri oluyor ve ayrı masalardan birbirleriyle sohbet etmek gibi Akdeniz işi bir keyfi burada yaşamaya bayılan her renkten Amerikalı'nın neden bu pek sıradan görünüşlü lokantayı seçtiğini anlıyorum. Trellis'in Yunan sahibi ve çalışanları bu lokantada, bize çok doğal gelen, ama endüstrileşmiş Batı toplumlarında artık tamamen güdükleşip, tükenmiş olan Akdeniz'e özgü insan iletişimini müşterilerine satıyorlar. Bunu öyle içtenlikle ve doğaları gereği zevkle yapıyorlar ki, doğrusu çok lezzetli ve şık yemekler sunan steril atmosferli lüks restoranlarda duyulabilecek mide ve hazım zorluklarını önlüyorlar. İnsanlar Trellis'den yüzlerinde bir gülümsemeyle çıkıyorlar.
Trellis, New York'taki yaşamımın pek keyifli daimi mekânları kadar organik bir yer tutuyor. Hatta oğlumun doğum günü için Onu Burger King ve McDonald's'lar yerine Trellis'de arkadaşları için küçük bir toplantı yapmaya ikna edebildik. Ne de olsa hamburgerciler daha cafcaflı ve küçükler için parlak tuzaklarla dolu ama Trellis pek sade. Üstelik Taylandlı Pak, Amerikali Veronica ve Daniel, Ekvatorlu Giovanni, Fijili Saki, Kanadalı Carl'dan oluşan ufaklıklar ekibi adamakıllı eğlendi. Öte yandan artık tanıdığınız Shelley, Alejandro, Carol gibi büyük dostlarla da iyi vakit geçirdik. Yalnız doğum günü pastasının parasını ödemeyi unutmuşuz. Geçerken Jim (Yannis) sesleniyor: " Bizimkiler hesaba eklemeyi unutmuşlar, paran ve vaktin olunca ödersin," diye.
Gurbette en iyi dost, vatanının komşularıdır!
|
Copyright © 1999, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır
|