Bundan sekiz yıl önce işçi emekliliği yaşı, serbest piyasa sistemini uygulayan demokratik hiçbir ülkede görülmemiş ölçüde indirilirken de kamuoyunun bu tedbiri dört gözle beklediği ileri sürülmüştü. Aslında o sırada vatandaşın böylesine akıl dışı bir tedbirin peşinde koştuğu söylenemezdi ve bu tedbir sırf oy kazanabilmek için kamu yararı açıkça vahim biçimde çiğnenerek alındı. Alınacağı öğrenilince, sendikalar işçi sınıfının imtiyazlı kısmını oluşturan üyelerine yeni bir ayrıcalık daha getiren bu israfa bayıldılar. İşte bu desteğin adına "kamuoyunun eğilimi" denildi. Derken bu tedbirin, muazzam bütçe açığımızı besleyen başlıca deliklerden birini oluşturduğunu öğrenmeyen kalmadı. Bu kez siyasetçilerimiz oy kaybetme korkusuyla işçi emekliliği yaşını bir türlü yükseltemediler. Nihayet bütçe açığı ve kamu borçlanması feci boyutlara ulaşınca ve IMF bu açığı kapatmak için yeterli tedbir alınmadan Türkiye'ye destek vermeyeceğini söyleyince siyasetçilerimizin aklı başına gelir gibi oldu ve işçi emeklilik yaşının yükseltilmesi için çalışmalar başladı.
İşçi sendikaları, düşük emeklilik yaşının Sosyal Sigortalar Kurumu'nun aktüarya hesaplarını alt üst ettiğini de, bütçe açıklarının pompaladığı enflasyon ve durgunluk yüzünden zaten büyük olan işsiz ordusunun işten çıkarmalarla her geçen gün biraz daha büyüdüğünü de, hem kamusal, hem özel yatırımların ayni sebepler yüzünden aksamasının işsizlerin iş bulma umudunu kemirdiğini de unutup, her zaman olduğu gibi, sadece kendi üyelerini -o da kısa vadede- korumaya yönelik olduklarından, makul bir emeklilik yaşına şiddetle muhalefet ediyorlar. Onlara kalırsa SSK'nın bugünkü müflis duruma düşmesinin tek sebebi işverenlerin sigortasız işçi çalıştırmaları ve prim ödeme yükümlerini yerine getirmemeleridir. Bu, gerçeğin sadece bir yüzüdür. Bu yükümler yerine getirilse bile, işçi emeklilik yaşını yükseltmeden, SSK, devlet bütçesinden medet ummaktan kurtarılamaz.
Şu da var ki çalışmak, iktisadi olduğu kadar ahlaki bir yükümdür. Sosyal devlet kimseyi zorla çalıştıramazsa da tembelliği asla teşvik edemez. Çünkü çalışmadan refaha ulaşılamaz. Eğer bu böyleyse, bazı zorunlu istisnalar dışında emeklilik yaşı erkekte de, kadında da 65 olmalıdır.
Fakat, yeni kanunun ciddi bir reform getirebilmesi için, emekliyken iş akdiyle veya memur sıfatiyle çalışanlara emekli aylığı ödenemeyeceği ilkesini de -Batı'da olduğu gibi- istisnasız olarak kabul etmek şarttır. SSK'yı da, devleti de çökertmek pahasına müktesep hakların korunacağına dair bir hukuk kuralı yoktur.
Bir kez daha anlaşılmıştır ki işçi sendikalarımız, sadece iş sahibi olan işçilerin sırf -enflasyonun her an kemirmesine rağmen- nominal geliriyle ilgili olup firmanın verimini ve rekabet kabiliyetini devamlı kılmak zorunluluğunu ve kamu yararını akıllarına bile getirmezler. İşveren sendikaları ise kamuya karşı her çeşit yükümden kurtulmayı tek ülküleri haline getirmiş olup onlar da kamu yararına değer vermezler.
İşçi sendikası da, işveren sendikası da bu kafada olan ülkelerde, bu iki ezeli muhatap kamu yararına saygı göstermeyince Ekonomik ve Sosyal Konsey tipi tertipler hiçbir fayda getirmez; sadece hükümeti her ikisinin de -çoğu zaman çelişen- baskıları altında tutmaya yarar.
Eğer kamuoyu işçi ve işveren sendikalarından ibaret sayılıyorsa hükümetin bu akıl dışı baskılara direnmesi giderek zorlaşır. İktidarın, oy hesapları ne olursa olsun, bu baskılara karşı direnebilmesi, ancak kamu yararının akıl yoluyla tesbit edilmesi gereğine inancı sağlamsa mümkündür. Aksi halde halk dalkavukluğu yüzünden, başta himaye edilmek istenenler, tüm toplum zararlı çıkar.
Muhalefet ise bu konuda sadece demagoji üreterek tam bir sorumsuzluk örneği veriyor.
Şimdi dillere pelesenk olan "kamuoyunu dinleyelim" sloganı, kamu yararının yine sonuncu plana itileceğinin habercisidir. Merakla bekliyorum: "Kamuoyu"mu yoksa kamu yararı mı, yerleşmiş imtiyazlar mı yoksa en basit akıl ve ahlak ilkeleri mi hükümete ve meclise hakim olacak? Eğer kimilerinin pek kulak verdiği "kamuoyu" hakim olursa, bilelim ki çok da uzak olmayan bir gelecekte karşımıza dikilecek büyük bunalım, bütçede yatırım, eğitim ve sağlık harcamalarından ne kaldıysa hepsini silecek ve savunma ihtiyaçlarımız bile doğru dürüst karşılanamayacaktır.
Siyasetçi zümresi karşısında işçinin de, işverenin de tek haklı tarafı vardır. İşçi de, işveren de sadece burunlarının ucundaki kısacık vadeli çıkarları peşinde koşuyorlarsa, bunun tek sorumlusu, bu tarz çıkarlara onları alıştırmış bulunan ve ciddi tedbir almak için yeterli iradeden yoksun olan siyasetçi zümresidir.
Sadece işçi ve işveren sendikalarının değil, tüm kamuoyunda siyasetçi zümresinin itibarı öylesine azalmıştır ki partiler, işçiyi de, işvereni de zorunlu özveriler sayesinde istikrarlı bir refaha kavuşturabileceklerine inandıramıyorlar. İktisadi ve sosyal bunalımın altında yatan asıl sebep budur ve bu sebep siyasi niteliktedir. Kapsamlı bir siyasi sistem reformu yapılmadıkça daha nice bunalımlar kapımızı çalacaktır.