


Statükoculuktaki inatlaşma ve globalleşme orkestrasyonu
21. Yüzyıla 165 gün kala Ankara'nın pozisyonuna kuş bakışı bakıldığında görünen o ki, Türkiye globalleşme orkestrasyonuna herhangi bir yatkınlık göstermemekte inatlaşıp katılaşıyor...
İnsan hakları ve hukukun evrensel ilkeleri konusunda Avrupa ile arasını açtığı gibi, Kıbrıs konusunda da Washington'la arasını açmayı göze almış görünüyor; global sermaye sarmalı içine girmeye isteksizliği de cabası...
Global sermayenin yılda Çin'e yaptığı yatırım 220 milyar dolardır. Brezilya'ya yaptığı yatırım 67 milyar dolardır. Polonya'ya yaptığı yatırım 19 milyar dolardır; Macaristan'a da öyle...
Ya Türkiye'ye yaptığı yıllık yatırım ne kadardır; sadece yarım milyar dolar...
Türkiye ise zaten Kuzey Kıbrıs'ın kalkınmasına yılda 260 milyon dolar ayırmada...
Bu arada Ankara'nın bir de enerji dar boğazı sorunu var.
Yılda enerji alt yapısına 5 milyar dolar ayrılmadıkça, Türkiye karanlık bir felce doğru sürüklenmede...
Ulusal gelir bölüşümünde ise mevcut tablo tam bir rezalet...
Nüfusun tepedeki 12 milyonu, 400 milyar dolarlık bir pastanın 200 milyarlık dilimini bölüşürken; 12 milyon sadece 20 milyar dolarlık bir dilimiyle yetinmede...
Globalleşme orkestrasyonuyla, Türkiye'nin bu temelden çarpık yapısının ahenk tutturması zor...
Ve Ankara, yeni bir yüzyıla girerken de kendi statükosunu, globalleşme sürecinin dışında tutmaya eğilimli...
* * *
Bitmekte olan yüzyıl boyunca da Türkiye'nin temelden çarpık yapısı üstünde duranlar çok oldu...
Ne var ki, ülke yönetiminde etkin olan güçlerin çıkarları, o çarpık yapının muhafazasında saklıydı...
Örneğin o çarpık yapının ne vardı mayasında?
Toprakların yüzde 60-70 oranında Hazine'ye, yani siyasal iradeye ait olması vardı. O nedenle de toprakların kadastrosu bir türlü tamamlanamadı ve nete getirilmedi. Maskelenmiş arazi yağmaları sürüp gitti...
Tıpkı Padişahlık döneminde, Padişah'a ait "Memalik-i Osmaniye"nin
"İrade-i Şahane" ile önde gelen zevata, keyfe göre dağıtılması gibi...
Ya devlet bankaları?
Onlar da siyasal irade'nin "Hazine-i Hassa"sı gibiydi...
Bu tür çarpıklıklar düzeltildiğinde, ülke yönetimine egemen olan güçlerin de, görünür-görünmez binbir türlü avantası kökünden dinamitlenmiş oluyordu.
Globalleşme orkestrasyonuna katılmakta da, hiç kuşkusuz aynı sakıncalar sezilmekte ve "statükonun muhafazası", "bağımsızlık" etiketi arkasına sütrelenmekte...
O "bağımsızlık" ki, Soğuk Savaş yıllarında NATO ile ABD'ye 60'ı aşkın askeri üs verilirken pek kimsenin aklına gelmiyordu.
* * *
Asıl sorun şudur:
Türkiye "statükonun muhafazası" uğruna, globalleşme sürecinin dışında ne kadar kalabilir?
Ve bu inatlaşmanın bedelleri nasıl ödenir?
Sanırız ki, 2000 yılının ilk aylarına kadar görülmeye başlanacak, ne tür bedellerin kapıya dayandığı...
21. Yüzyıl değişimlerine karşı çıkmanın ise rüzgarları uzun sürmeyecektir.
2010-2020'lerde çok şeyler değişmiş olacaktır Türkiye'de.. Havanda su dövme alışkanlıklarındaki ısrara fazla kulak asmayın...