İnsanların iç dünyalarında, aklı selimin üzerine şüphenin gri gölgesinin düştüğü dönemler vardır. Böyle zamanlarda, bu şüphe bulutları yüzünden eskiden gün gibi açık olan birçok fikir, kavram ve inanç altüst olur. Doğrularla yanlışlar birbirine karışır. İlkeler flulaşır, iç tutarlılık yok olur.
Bir bakarsınız, mantığın tok sesi, duyguların çığırtkan gürültüsü arasında kısılıp duyulmaz hale gelmiş; bir bakarsınız, mantık bütün gücüyle duyguların üstüne çöküp onları yok saymış.
Sanıyorum, bugün çoğumuz, böyle kahredici bir duygusal ikilem yaşıyor, bu ikilem içinde bunalıyoruz.
Bir yanda, onbeş yıldır koca bir ülkeye kan kusturan bir caninin mutlaka yaptıklarının bedelini ödemesi yönünde duyduğumuz büyük istek; öbür yanda idam cezasıyla ilgili ilkelerimiz...
Bir yanda, adaletin yerini bulması gerekliliği; öbür yanda Türkiye'nin politik çıkarları, uluslararası hukuk, toplumsal barış ihtiyacımız ve daha fazla kan dökmeden dağdakileri indirme arzumuz...
Bir yanda binlerce mağdur affetmiyorsa, hiçbirimizin affetmeye hakkımız olmadığı düşüncesi; öte yanda artık hiçbir şeyin ölenleri geri getiremeyeceği gerçeği ve pragmatik düşünme zorunluluğu...
İşte Ekim ayında Meclis'i böylesine zor bir karar bekliyor.
Milletvekillerimiz öyle bir konumda bulunuyorlar ki, verecekleri kararda, hem temsilcisi oldukları milletin duygularına tercüman olmak, hem de bir parçası oldukları devletin çıkarlarını gözetmek zorundalar.
Böyle yaman bir çelişki nasıl çözülebilir?
Bu çelişki her şeyden önce birbirimizi iyi anlamaya çalışarak; sonra duygu ve düşüncelerimizi tekrar tekrar eleştiri süzgecinden geçirerek, bu yolla duygu ve düşünce birliği sağlanarak çözülebilir.
Ama bunun ön şartı da, duyguların da tıpkı fikirler gibi tahlil edilebileceğini, sorgulanabileceğini ve dönüşebileceğini kabul etmektir.
İdam kararının çıkışının ardından Mudanya'da bekleşen şehit ailelerinin yaşadıkları "bayram havası" karşısında hissettiğim duygusal karmaşayı anlatamam.
Bütün içtenliğimle söylüyorum ki, ben yıllardır kalkan her şehit cenazesinde şehit yakınlarıyla birlikte ağlayan, onlarla birlikte teröre lanet okuyan bir insanım. O insanların yaşadıkları acıyı -bırakın yaşamayı- izlerken bile içim kavruluyor... Onların bayram günleri mezarlıklarda elleri boş yakarışları karşısında kaskatı kesiliyor, mezardaki oğullarını bir defacık daha kucaklamak için neler vermeye razı olduklarını taa içimde hissediyorum.
Acılarının büyüklüğünü öylesine iyi anlıyorum ki, "ya benim oğlum da..." diye düşünmeye bile dayanamıyor yüreğim. Bu fikri kafamdan atana kadar ölecek gibi oluyorum.
Yalnız, hiç ama hiç anlayamadığım bir şey var: Nasıl oluyor da o analar-babalar, oğullarının ölümüne sebep olan kişinin de ölecek olmasından bir teselli bulabiliyorlar... Nasıl oluyor da bu idam kararı onların acılarını hafifletebiliyor? Nasıl oluyor da, yürekleri biraz olsun serinleyip "bayram" yapabiliyorlar?
İşte bunu anlayamıyorum. İntikamı, intikamın acıyı hafifletmesini anlayamıyorum. Bir insanın sevdiği bir varlığı ebediyen kaybetmesinin, bir başka varlığın yokolmasıyla nasıl bir ilişkisi olduğunu; ikincinin birincinin acısını neden hafifletebileceğini hafsalam almıyor.
"Kısasa kısas" mantığı bana yabancı...
Çünkü eğer hayat sözkonusuysa, hiçbir hayatın bir başka hayatın yerini tutamayacağını; hiçbir kaybın bir başka kayıpla eşdeğer olmadığını, sevgilerin ve acıların eşit yaşanmadığını biliyorum.
"Çivi çiviyi söker" özdeyişi acılara işlemiyor ne yazık ki... Acılar, başka acılarla sökülüp atılamıyor...