Türkiye'de şu günlerde paradoksal biçimde haber değeri en düşük konu, Abdullah Öcalan'a verilecek cezanın niteliği idi. Paradoksallığı şuradan belli ki, Türkiye'yi bütün dünya televizyonlarında ve ileri gelen tüm yazılı basın organlarının başyazılarına ve birinci sayfa haberlerine taşıyan da bu oldu.
Haber değeri en düşük konu idi zira "idam cezası"ndan gayrı herhangi bir ceza "sürpriz" teşkil edecek, şok etkisi yaratacaktı.
Sanığın adı Abdullah Öcalan olacak; Türk Ceza Kanunu'nun 125. maddesinden yargılanacak ve üstelik mahkeme salonu ve dolayısıyla televizyon ekranları "şehit aileleri"nin acıklı manzaralarıyla kaplanacak ve idamdan gayrı bir ceza çıkacak. Bu, mümkün değildi. Tüm mahkeme safahatı adeta idam cezasına göre dizayn edilmişti; nitekim karar da böyle çıktı.
Ancak, süreç asıl şimdi başladı. Karşılıklı bir "rehinelik" durumu söz konusu. İdam hükmü başının üzerinde duran Öcalan, Türkiye'nin, gerek iç düzenlemeleri gerekse uluslararası sahnede yerini yeniden belirleme hesaplarında elinde tuttuğu bir "rehine"yi andırıyor. Tam da aynı sebepten ötürü, Türkiye de, Abdullah Öcalan'ın şahsının değil ama Abdullah Öcalan konusunun rehinesi...
Ancak, "uzun yolun üzerindeki istasyonlar" şimdiden belli. Şöyle:
İdam cezası Yargıtay'da onaylansa bile "dosya", Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne gidecek. Türkiye, bu mahkemenin yetkisini ve iç hukukuna üstünlüğünü kabul etmiş durumda. İdam cezası, Avrupa Konseyi üyesi hiçbir ülkede bulunmadığına ve adeta "Avrupa kimliği"nin ayırdedici vasfı haline geldiği için, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin bu karar doğrultusunda davranması beklenemez.
Eğer Türkiye, Öcalan'ı asmaya ahdetmişse, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararını dinlemeyebilir. O durumda, Türkiye'nin Avrupa Konseyi'nden ihracı kaçınılmaz olur. Böyle bir karar, sadece, 1967'den sonra Cunta Yunanistan'ı için söz konusu olmuştu. Türkiye, -bilinen ve tekrarı gereksiz bir yığın gerekçeden ötürü- Yunanistan kadar şanslı olamaz. Yunanistan, cunta yönetiminin devrilmesinden hemen sonra, daha hazır olmadığı halde, Avrupa Topluluğu'nun içine alınıvermişti. Avrupa Konseyi'nden ihraç edilecek bir Türkiye'nin, Avrupa Birliği entegrasyonu hesapları da tümüyle suya düşer.
"Avrupa'nın canı cehenneme" diye, Türkiye'nin tam 1000 yıllık doğrultusuna kolay kolay sırt çevrilmez. Avrupa boyutu tümüyle kaybolmuş bir Türkiye'nin Amerika'ya bel bağlaması da hayaldir.
Türkiye üzerinde Amerika-Avrupa (Almanya diyenler de var) rekabeti bulunduğu, dünyadaki gerçekleri göremeyenlerin zihnindeki bir "strateji oyunu"ndan başka birşey değil. Çıkar farklılaşması elbette var ama Avrupa, Amerika için çok daha hayat” bir alan. 21.Yüzyıl'ın Asya'ya ve bir nebze Rusya'ya dönük stratejilerinde -ki, bugünlerde Amerika'da olanca yoğunluğu ile bu tartışılıyor- "ana eksen" Amerika-Avrupa ittifakı.
Yani, idam cezasının uygulanmasında ısrar halinde, kimse Amerika'nın bu işe arka çıkacağına da güvenmesin...
Zaten, Amerika'da en çok sorulan soru, "Türkiye, madem Öcalan'ı ele geçirdi; idam cezasına da çarptırdı, bu, artık Türkiye'nin Kürt sorununun şiddet dışı çözümü konusunda rahat adım atmasını sağlamaz mı?"..
Bugüne kadar, Türk karar vericisi, bu sorunu, bir "siyasi sorun" olarak değil, bir "terör sorunu" olarak görmekte ısrar etti. Bu ısrar sürerse, bunun mantık” sonucu, Öcalan'ı asmaktır. O zaman da, başta Avrupa, tüm Batı ile Türkiye'nin ilişkilerine elveda demeye sıra gelecek. Aklı başında, hiçbir Türk yönetiminin böyle bir yola girmesi düşünülemez.
Bu bakımdan, Abdullah Öcalan'ı asmama yollarını aramaya başlanması halinde, sorunun "siyasi" niteliği de kendiliğinden teslim edilmiş olacak. Nitekim, Türkiye'de otoriteye yakın imzalar, bu yönde kalem oynatmaya başladılar bile.
İdam cezası madem ki "kamu vicdanını tatmin" etmiştir; şimdi sıra Türkiye'nin "stratejik çıkarları"nı, kamuoyunda beslenerek yaratılan intikamcı duygusallığın üzerine çıkarmaktır.
Akıl, Türkiye'ye geri gelecek. Gelmek zorunda...