Bugünden itibaren tartışmaların odağına "infaz meselesi" yerleşiyor.
Ne yazık ki kamuoyu, bu çok hassas tartışmayı Öcalan davası gibi talihsiz bir örnek üzerinden yapmak zorunda kaldı. Oysa "Öcalan'ın sicili", idam konusunda hukukun elini bağladığı kadar, siyasetin hareket alanını da daraltacak kadar kabarık.
Önümüzdeki aylarda Türkiye bir sırat köprüsünden geçecek:
Bir yanda altına imza attığı uluslararası sözleşmeler, kendi iç ve dış dengeleri, toplumsal barış ihtiyacı... Öte yanda terörden canı yanmış ailelerin beklentisi, siyasilerin risk alma sakıntısı ve kamuoyu baskısı...
Bu zor denklemden doğru çözüm çıkarabilmek için çok ter dökmek gerekecek.
Mudanya'da acılı ailelerin önce hüznüne, dün de sevinç gözyaşlarına tanık olduktan sonra idam gibi bıçak sırtı bir konuyu tartışmak zor elbet. Ancak marifet, asıl zor zamanda doğru bildiğini savunabilmek...
O yüzden dün olduğu gibi bugün de ve herkes için olduğu gibi Öcalan için de idam cezasına karşı olduğumu belirtmek istiyorum.
İnfaza karşı olmamın birkaç nedeni var:
Birincisi idam cezasının, yüzyılın sonunda, artık insanlık tarihinin çöplüğüne gömülmesi gereken bir ceza türü olduğuna inanmam. İnsanlardan farklı olarak çağdaş devletler terörle şiddet yarışına girip öç alma peşinde koşmazlar. İşte o yüzden bu ülkenin mevcut başbakanı da, Apo'ya idam cezası veren yargıç da idam cezasına karşıdır.
İkincisi, idam cezasının caydırıcı olmadığını Türkiye acı tecrübelerle öğrenmiştir. Şeyh Sait, Deniz Gezmiş, Adnan Menderes örnekleri, bunun delilleridir.
Üçüncüsü, bugünkü konjonktürde uygulanacak bir idam cezasının ülkenin geleceğinde onulmaz yaralar açması ve bitmesi umulan şiddeti yeniden hortlatması tehlikesi vardır.
Dördüncüsü, infaz Türkiye'nin dünyadan dışlanmasına, Batı'yla ilişkilerini hepten rafa kaldırmasına yol açabilecektir.
Beşincisi, benzer örnekleri gibi bu infaz da Apo'nun etkisizleştirilmesini değil, bilakis kahramanlaşmasını sağlayabilecektir. Hücresinde pişman olduğunu açıklayan bir Apo'nun, darağacından isyan çağrısı yapan Apo'ya göre daha "yararlı" olduğu ortadadır. Ve nihayet, Apo'nun dağdakileri indirme konusunda "hizmete hazır olması", önümüzdeki dönemin olası risklerini azaltacak bir faktördür.
Türkiye, bugünden itibaren "Apo'dan sonrası"na bakmak zorundadır.
15 yıldır kurşun gürültüsü, barut kokusu ve çığlık sesleri arasında duyulamayan sağduyunun sesine kulak vermenin tam zamanıdır. Artık herkesin "Nerede hata yaptık," "Nasıl oldu da 3-5 çapulcu sandığımız örgüt, koca bir devleti tehdit eder hale geldi", "Gencecik çocuklarımızı neden dağlara sürdük" "Son seçimde bile bölgenin önemli yerel merkezlerini devletçe 'Apo'cu' sayılan partinin kazanmasının sırrı nedir" sorularını kendi kendine sormasının vaktidir.
Apo'nun mahkemedeki tavrı, Türkiye'yi çözüm konusunda cesaretlendirecek bir unsur olmuştur. Ciddiye alın almayın, önemseyin önemsemeyin, bu ülkenin güvenlik güçlerine silah sıkanlardan, ülkeyi yönetenlere kadar herkes "demokratik bir cumhuriyet" gibi ortak bir paydada buluşmuşlardır.
Bu, yeni bir atılım için az zemin sayılmaz.
Atılımın adresi, zamanı ve konusu bellidir:
Şimdi bölgede, devleti elinde sadece silah tutan bir güç olmaktan çıkaracak ekonomik, kültürel, siyasi reformlara girişmenin tam sırasıdır.
Türkiye, yakaladığı bu tarihi fırsat sayesinde bir yandan Apo'yu etkisizleştirirken, bir yandan da hiç bir "taviz kompleksi"ne kapılmadan inisiyatifi eline alıp, kanayan bu yarayı pansumanla kapatabilir.
Apo'yu kahramanlaştırmadan devre dışı bırakmanın da, dağdaki gençleri indirmenin de, uzun vadede şehit ailelerinin acısını dindirmenin yolu da budur.