Anadolu'nun çorak bağrından gelip grubet ellere düşmüş, memlekette ya aile-içi tacizden, ya sıradışı yumuşaklıktan, ya genlerin çekmesinden ya da başka şeylerden küçük yaştan beri "farklı" olmuş ve bu hoşgörü toplumunda özgür yaşamaya başlamış esmer adamlar... İster "gay" hayatın aldatıcı neşesine kapılmış, isterse kadınlıklarını tıbben ve hukuken tescil ettirmiş olsunlar, o karayağız deriyi, o binbir boyanın örtemediği sakalları saklayamayan Almanya'daki Türk eşçinselleri...
Kutluğ Ataman'ın ilk ve temel başarısı, kuşkusuz ki böyle bir câmiâya ve böyle bir yaşama el atmış olması. Varlığı bilinen, ama hep bilinmezden gelinmiş bir çevre bu... Zaten iki yaşam tarzı, iki kültür arasında kalmış olmanın getirdiği binbir sorun varken, bunlara iki cinsellik arasında kalmanın sorunlarını da katan oldukça acınası insanlar...
Ataman, bu çevreden tipik örnek-kahramanlar getirmiş perdeye... Yılar önce evden kaçarak travesti olmuş Lola, onun sessiz ve mütevekkil anası, alabildğine maço cazgır ağabeyi Osman, en küçük kardeş, cinsel eğilimleri nedeniyle bunalımlar geçiren ve sonunda ağabeyin baskısından yeni keşfettiği Lola'nın hoşgörü dünyasına sığınan genç eşcinsel Murat...
Lola'nın maço sevgilisi, "aktif" olması nedeniyle kendi eşcinselliğini kabul etmeyen, oysa boğazına dek bu çevreye batmış Bilidikid, eşcinsel jigololuk yapan isyancı ve somurtkan İskender, İskender'in soylu ve zengin Alman sevgilisi Friedrich, Friedrich'in oğlunu korumaya çalışan yaşlı annesi, genç ırkçı Almanlar. Ve daha kimler, kimler...
Ataman bu içburucu karakterlerin arasına dalıyor ve bize işlek bir sinemayla ilginç duyarlılıklar, etkileyici portreler getiriyor. Kahramanlarına sevecenlikle, anlayışla yaklaştığı besbelli. Ama tuhaftır, bu sözde erkeklerin öyküsünü anlatan filmin en akılda kalan kahramanları kadınlar.. Etrafında olup bitenlere şaşkınlıkla bakan ve bu yeni çağa, yeni ahlaka uymaya çalışan biri Alman (büyük oyuncu İnge Keller), öbürü Türk iki anne...
"Lola ve Bilidikid"in "medeni cesareti", ödünsüz tavrı ve kimi sahnelerinin sinemasal olgunluğu övülecektir elbette. Ama bence Ataman, tüm final bölümüyle kendi filmine ciddi biçimde zarar veriyor. Hep eşcinsellikle özdeş olarak sunulagelmiş şiddete böylesine başvurma ihtiyacını nerden hissetmiş? Ortalığın kana bulandığı final bölümü de, ağabey Osman'ı Lola'nın çifte infazcısı (hem tecavüzcüsü, hem katili) olarak gösteren aşırı melodramatik çözüm de insanı irkiltiyor. Ve filmin geneline egemen olan yumuşaklığı ve duygusallığı yok ediveriyor.
Sahi, Türk anne son sahnede başörtüsünü atıp yürüyerek ne demek istedi? Tüm geleneksel değerlere baş mı kaldırdı? Sanırım bu da ayrıca tartışılacak...