ABD- Amerikan basınından hiç eksik olmayan Türkiye'nin "Kürt Sorunu", Abdullah Öcalan davası nedeniyle, Haziran'ın ilk haftasında kapladığı sütun sayılarını katlayarak çoğalttı ve süreklilik kazandı; adeta Amerikan siyasi elitinin yakından izlediği bir sorun olmaktan çıkarak, sıradan televizyon izleyicisiyle gazete okurunun da iyice malumu oldu.
Öcalan davasının ve Kürt Sorunu'nun Amerika'da uyandırdığı ilgiyi görünce, Cumhuriyet'in kuruluşundan beri "çözümlenmeyen" bu sorunun Türk ve Amerikan basınına geçmişte nasıl yansıdığını da ister istemez merak ediyorsunuz.
Cumhuriyet'in kuruluş yıllarındaki "Şeyh Sait İsyanı"nın Türk ve Amerikan basınında nasıl yer aldığını bilmek ve bügün ile kıyaslamak, "sabit" hale gelen bu sorunu Ankara'nın neden çözemediğini de somutlaştırabilir.
Böyle bir araştırmaya şiddetle ihtiyacımız var. Mahkeme salonundan yükselen ıstırap feryadı bunu fazlasıyla anlatıyor. Üstelik geride feryadı duyulmayan otuz bin insanın yakını var.
Amerikan basını, on beş yıllık son toplumsal depremin sarsıcı bilançosunu mahkeme habercilerinin içinde tekrarlayıp duruyor. Otuz bin insan kaybı yanında, yüz milyar dolar da para.
PKK liderini sırtlayıp Türkiye'ye veren Amerika'nın yazılı organları, olayların resmini daha geniş açılı bir perspektiften vermeye de özen gösteriyor. Ülkenin doğusunu da, batısını da birlikte görüyorsunuz: Ölenler ile birlikte, ülke tarihinin en büyük iç göçünü de hatırlıyorsunuz. Dramlar daha da büyüyüp yaygınlaşıyor. Mahkeme salonundaki feryat, duyulmayan ve yansımayan dışardaki "sessiz feryatlarla" da birleşip, duygu eşiğinin taşıyamayacağı bir yoğunluğa erişiyor.
Amerika Birleşik Devletleri'nin "Kürt sorununa" bakışı Amerikan basınından farklı değil. Amerika, PKK'yı açıkça ve resmen "terör örgütü" ilan etmekle kalmıyor, Abdullah Öcalan'ı da salla sırt edip Türkiye'ye vererek olaya fiilen müdahil oluyor.
Ama aynı Amerika Türkiye'nin "resmi politikalarını" da, PKK terörü kadar "devlet terörünü" de eleştiriyor.
PKK da, Abdullah Öcalan da "resmi tahlilerin" aksine, nedenden ziyade sonuç. Güneydoğu'daki bölgesel yapı ve ülkenin devlet-birey ilişkisindeki "tek parti" mantığının değişmeyen anlayışı, sorunun ikide bir nüksetmesine neden oluyor.
Amerika, Türkiye'nin, kendini mecalsizleştiren bu meselesini demokratikleşerek ve devlet-birey ilişkisini çağdaş standartlara taşıyarak çözmesini istiyor.
Süleyman Demirel, uzun bir aradan sonra yeniden Başbakan olarak 1991 yılında, ayağının tozuyla Güneydoğu'ya gidip "Kürt realitesini tanıyoruz" demişti. Ayrıca sorunun haline büyük ölçüde yardımcı olabilecek çözümleri de 49. Hükümet programına ve protokolüne yazmıştı. Ne var ki, şimdi cumhurbaşkanı olarak, başbakanken söylediklerini tamamiyle unutmuş gözüküyor.
Nispeten daha demokratik olan farklı söylemlerin unutulup inkar edilmesi; Türkiye'nin, neredeyse yeryüzündeki "tek müttefiği" olarak kalmış bulunan Amerika ile de yolunu biraz daha farklılaştırıyor.
Çağdaş demokrasiler, ülkelerdeki toplumsal sorunların demokratik platforma yansıtılarak çözülmesinde ısrarlılar. Eğer halkın sorunlarını, resmi formata uymuyor diye yadsıyan bir devlet söz konusu ise o ülke huzur yüzü görmüyor, çünkü.
Amerika bu gibi durumlarda, sorunların demokratik standartlar çerçevesinde siyasal arenaya yansıtılmasının, uzlaşmayı ve çözümü daha kolaylaştıracağını her fırsatta söylüyor.
Ama görünen o ki, Ankara bunu duymamakta ısrarlı.
Abdullah Öcalan davası, son onbeş yılda otuz bin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının ölümüne, yüz milyar dolarlık bir servetin havaya savrulmasına neden olan ve 76 yıldır sürüp gelen "Kürt Sorunu"nun yeni bir yaklaşımla çözümüne olanak verecek bir sayfa açabilir.
Amerika'nın belki de bu kadar aktif tutum alması, böyle yeni bir dönemi Ortadoğu için hayati saymasından kaynaklanıyor.
Amerikan basını verdiği mahkeme haberlerine, Güneydoğu'dan gelen günlük çatışma haberlerini de ekliyor. Böylelikle, çatışmaların, Ankara'nın resmi tavrı ile bölgenin sosyo-ekonomik yapısı değişmedikçe sürüp gidebileceğini hatırlatıyor.
Diyarbakırlı bir işadamının, olayların "şahıslara" bağlı olmadığını, şartların sonuçları ürettiğini vurgulayan demecini de gene Amerikan basınındaki herhangi bir gazeteden okuyabiliyorsunuz.
İşin daha korkuncu, Süleyman Demirel'in bir zamanlar tanıdığını söylediği "Kürt realitesi" çağdaş dünyanın arzuladığı gibi "devlet-yandaş ilişkilerinin" demokratikleştirilmesi ile nihai bir şekilde çözülmezse, bu, Türkiye'nin geleceğini torpilleyecek bir tehdite dönüşecek gibi duruyor.
Ankara'daki resmi demeçler ne kadar reddederse reddedsin, yeryüzünde Kosova ile Kürt sorunu arasında benzerlik olduğunu iddia edenler artıyor. Nitekim 16 Mayıs tarihli nüshasında yer alan Diyarbakır röportajında, Amerika'nın en etkili gazetesi New York Times'da bunu açıkça vurguluyordu.
İki hafta önce, Sırbistan'ın bombalanmasına fiilen katıldığını bir kez daha NATO aracılığıyla dünyaya duyuran Ankara'nın bu eylemi, Güneydoğu ile Kosova arasında kurulan bağlantının kopmasına yetmiyor. Bu daha çok, NATO içinde, Yunanistan'a karşı ön almaya bağlanıyor.
Amerika'nın, söylemlerinde olduğu gibi eylemlerinde de sürekli "laik cumhuriyetçi" kimliğini öne çıkarıp, "demokrasiyi" pek sahiplenmemesi de durumu zorlaştırıyor. NATO, halkına zulmeden bir devleti cezalandırmak için Sırbistan'a karşı harekata giriştiğini tekrarlayıp dururken, bu bombalamaya katılan Ankara, Oral Çalışlar'ı, hem de yeryüzünün hukuken yok saydığı Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde mahkum etmekte beis görmüyor.
Aslında insan haklarını "ulus-devlet" dogmalarından üstün tutmuyorsanız, demokrasiyi cumhuriyet kadar önemsemiyorsanız, o zaman Sırbistan'ı ve Miloseviç'i savunmanız daha tutarlı ve mantıklı olur. Çünkü NATO artık çağı ile zıtlaşan bu anlayışı bombalamakta.
Nitekim, yeryüzünde bu iki tavır her platformda yollarını iyice ayırıyor. Örneğin, Fransa'da "demokrasinin cumhuriyeti yıkacağını" söyleyecek kadar fanatik bir cumhuriyetçi haline gelen Regis Debray'nın, Sırbistan'ı ve Miloseviç'i Le Monde gazetesinde savunması, Fransa'yı birbirine kattı. Demokratlar Debray'ı çok ağır eleştirdiler.
Diğer yerlerde de bu saflaşma farklı değil.
Geçmiş ile gelecek birbirinden böylesine ayrılırken, "demokrat" bir geleneğe sahip olmayan Türkiye'nin resmi tavrı, çelişkili bir yalpalayış içinde.
Bir yandan devleti kutsayan ve halkı dışlayan anlayış şahlanarak devam ediyor, diğer yandan böyle bir mantık nedeniyle ülkesini çıkmaza soktuğu için cezalandırılan Miloseviç bombalanıyor.
Bir yandan, sanayi dönemi ile birlikte epriyen ulus-devlet hipnozları alabildiğine savunuluyor, diğer yandan artık ulusal egemenliğin insan haklarına üstün olamayacağını söyleyen NATO tezinin peşinde Sırbistan vuruluyor.
Bu çelişki, Türkiye'nin aktif bir NATO üyesi olmasına rağmen Amerikan kamuoyunda ağır bir şekilde eleştirilmesine neden olmakta.
Toplumsal sorunlar "baskıyı" artırarak değil, "özgürlüğü" çoğaltarak aşılmalı.
Bütün çağdaş demokrasiler gibi Amerika'nın da Türkiye'den talebi bu.
Kürt sorununun da böyle daha rahat çözüleceği inancı her yorumun ardında kendini belli ediyor. Üstelik Amerika bu yönde atılacak bir adımın kolaylaşmasını sağlamak için Öcalan'ı kendi elleriyle Türkiye'ye teslim etmiş bulunuyor.
Tüm cumhuriyet dönemi boyunca ısrarla sahiplenilen "tek parti" anlayışı bize acı ve gözyaşı getirdi. Toplumsal enerjiyi heba etti. Şimdi halktan korkmamak, halkın sesini demokratik platformlarda duymaya yönelmek gibi yeni bir imkan var.
Dışardan soğukkanlı bir şekilde bakılınca, Türkiye'nin yakaladığı bu fırsatı da heba etmesi halinde, dünyanın hışmını farklı boyutlarda çekebileceği açıkça görülüyor.
Şeyh Sait'ten Abdullah Öcalan'a uzanan çözümsüzlükte ısrar, insanlarımızın feryatlarını çoğaltmakla kalmıyor, Türkiye'yi hızla dünyanın hedefi haline gelecek bir büyük belaya doğru sürüklüyor.
Amerikan basınına göz atmak bile, bu yakıcı tehlikeyi açık bir biçimde sergiliyor.