


Bahr-i Ahmer'in, yani Kızıl Deniz'in rengi..
Londra Barbican Galerisi'nde Ruslar bir sergi açtı.. En ilgi çeken tablo Kazimir Malevich'in Sovyet devrimi yıllarında yaptığı Kızıl Meydan Tablosu..
Red Square..
Kızıl Meydan.. Kelime kelime çevirirseniz, Kızıl Kare!..
Anladınız değil mi?..
Malevich'in tablosu kıpkırmızı bir kareden ibaret..
"Anarşinin yeni gurup vakitlerinde, yeni sanat sayfaları açıyoruz. Bizler, yaratıcılığın yeni sınırlarına ilk gelenleriz. Mavi gökkubbe üzerinde batan güneşe, yeni bir uydu, yeni bir gezegeniz biz. Biz tamamen yeni bir dünyanın sınırlarıyız.." diye anlatıyorlar sanat devrimlerini..
Yani, hani Bilbao'da Guggenheim Müzesi'nde gördüğümüz o bembeyaz, o değeri 3 milyon dolar olan ve San Fransisco Sanat Müzesi'ne satılan tablonun fikri orijinal bile değil..
Bu sınırlara ilk kez genç, komünist Rus sanatçıları gelmişler.. Hani Kirov Balesi'nin kuğu adımlarını Kızıl Meydan resmigeçitlerine çeviren, devrim sanatçıları..
Şimdi, Guggenheim Müzesi'nde bir badanacı tarafından da kolayca boyanacak bembeyaz tuvale bakıp bakıp "Vay be ne sanat" diyenler, ne buyuracaklar bakalım..
"Kral çıplak" demeye cesaret edemeyenlerin dünyasında, sanat yapmak ne kadar kolaylaştı..
Ben Mehmet Akif'e yanarım.
Dalga geçercesine yazacağına, tuvalin başına geçip boyasaydı, bugün neredeyse unutulacak (Allah'tan İstiklal Marşı'nı yazmış) bir Türk şairi olacağına, uluslararası bir ressam olarak, Barbican'da sergilenecek ve İngiliz gazetelerinde sayfalar dolusu yer işgal edecekti.
Hatırlıyanınız var değil mi, o şirin dizeleri..
Hani hoca öğrencilerine serbest resim ödevi verir. Çocuklardan biri (Dünya çapında ve çağının çok ötesinde bir deha aslında, ama Akif bile farkında değil) resim kağıdının tamamını kırmızıya boyayıp, hocanın önüne koyar.
Hoca kendisi ile alay edildiğini düşünerek (Vay gerzek vay) öğrencisine öfkeyle sorar..
"Bu ne?"
"Musa'nın Kızıldeniz'i geçişi" der öğrenci sakin sakin..
Hoca köpürür..
Gerisi Akif'ten aynen nakledelim..
"- Hani Musa be adam?.
- Çıkmış efendim karaya!.
- Ya firavun!..
- Boğulmuş!.
- Ya bu kan rengi boya!..
- Bahr-i Ahmer a efendim, yeşil olmaz bu da ya!.."
Yani, bitmekte olan çağımızın günümüzdeki bu müthiş sanatını (!) Mehmet Akif daha çağın başında, Rus devrimcilerinden önce, hem de rengine ve şekline kadar keşfetmiş ama tuvale değil, şiire dökmüş, bir de üstelik dalga geçerek..
Türkiye adına kaçırdığımız fırsatı düşünebiliyor musunuz?..
Yarın bir Yeşilırmak tablosu yapıp duvarıma asacağım..
TEBESSÜM
Cafer ayağına iki numara küçük bir ayakkabı almış, işkence içinde kahveye gelmiş. Mehmet merakla sormuş:
- Niye bu kadar sıkan ayakkabı aldın?
Cafer bir sandalyeye oturup ayakkabılarını çıkarırken anlatmış.
- Biliyorsun kız evlendi, borç bana kaldı, oğlan araba aldı borç bana kaldı. Anlayacağın borç gırtlağa kadar. Ben de bu dar ayakkabıyı aldım ki çıkarttığımda sanki borcum yokmuş gibi bir oh çekiyorum.
İki güzellik!..
İki sürpriz müzik duygusallığı yaşadım..
Birisi, İstanbul Tiyatro Festivali çerçevesinde "Tiyatro şarkıları" gecesiydi.
Önder Bali yönetimdeki orkestra eşliğinde bir unutulmaz konser izledik..
Birsen Kaplangı'nın Ayşem'i, hala dimdik ayakta Suna Pekuysal'ın, Zihni Göktay'la Erkekler kantosu, Esin Engin'in o unutulmaz Çalıkuşu müziği.. Bir gece heyecanla beni aramıştı, bir yandan kanserle savaşırken.. "Biliyor musun Hıncal.. Dünya Şampiyonu Rus patinajcılar, Çalıkuşu Müziği ile dans ediyorlar" diye..
Erol Evgin'in Hisseli Harikalar Kumpanyası, Ayla Algan'ın Padam Padam'ı, bizim de katıldığımız koronun Lüks Hayatı.. 15 yıldır kapalı gişe devam eden mucize..
İlle de Aristofanes'in oyunundaki o harikulade mizansenle Barış şarkısı.. Engin Alkan.. Arif Akkaya.. Alper Kul.. Kubilay Penbeklioğlu.. Murat Bavli.. Fırat Tanış.. Harika gençler bunlar.. Nasıl kaçırdım bu oyunu ben?. Seneye inşallah devam ederler..
İkincisi hele tam sürprizdi. Geceyarısı eve geldiğimde, gene haber ararken, TRT'de bir baktım, bizimkiler..
Erol Büyükburç.. Erol Evgin.. Füsun Önal.. Coşkun Demir.. Kartal Kaan, Engin Evin..
Şevjet Uğurluel ve Melih Kibar'ın piyanosu etrafında toplanmış, meşk ediyorlar..
Nasıl nostaljik.. Nasıl güzel.. Nasıl unutulmaz..
İkiye kadar çakılı kaldım ekran başında..
Tiyatro şarkılarını Şehir Tiyatroları gelecek yıl repertuara almalı.. Haftada bir gece halka sunmalı..
TRT, o olağanüstü müzik ve duygu gecesini banttan yeniden ve bu kez daha uygun saatlerde mutlak yayınlamalı..
SEVDİĞİM LAFLAR
Sevişmek gibi bir şeydir şiir yazmak; duyduğu tadın paylaşılıp paylaşılmadığını hiç bilemez insan.
C.Pavese Dünya şirini bir film!..
Hele Amerikan futbolundan biraz anlıyorsanız, kaçırmamanız gereken bir aile filmi Sucu..
Nefis bir komedi.. Hafif hafif mesajlar da içeriyor tabii..
Adam Sandler ilk defa izlediğim bir komedyen.. Harika..
Annesinde Kathy Bates, teknik direktöründe Henry Winkler harika..
Kocası tarafından terkedilen Kathy Bates, oğlu da gitmesin diye onu herşeyden uzak tutmuş.
31 yaşında.. Ne erkek, ne kız arkadaşı yok. Tek eğlencesi, yörenin üniversite takımına antrenmanlarda su dağıtmak. Biraz kekeme biraz da gerzekçe olduğundan hep alay ediliyor onunla.. Kovuluyor.. Ama sucukluktan kopamıyor. Toplumla tek ilişkisi o işte..
Film bu delikanlının, yıllardır tek maç kazanamamış takıma nasıl tesadüfen girdiğinin ve nasıl harikalar yarattığının öyküsü..
Peri masalı gibi..
Ama Amerika'da böyle şeyler oluyor.. Olduğu için zaten Amerika "Fırsatlar Ülkesi" sayılıyor ya..
Filmi Mayadrom Sineması'nda seyrettim. Bu sinemaya ilk gidişim.. Salonda dört sıra var topu topu.. Yatar koltuklu.. Şezlong.. Arkaya yaslanınca, ayaklarınızın altına yükselen ve koltuğu resmen yatak yapan bir mekanizma var.
En büyük alışkanlığı film boyu uyumak olan Ertekin için özel yapılmış olmalı..
Biz filmi 5 seyirci izledik..
Dört sıra, ne bileyim 20 koltukla sinema para kazanır mı?..
Kazanır.. 5 milyona bilet, bir milyona da minnacık bir kutu mısır satarsa kazanır..
Mayadrom'a gidecek lüksünüz var mı bilmem.. Ama Sucu tam bir aile filmi.. Aile bütçenize uygun bir sinema da etrafınızda vardır herhalde..