Miloseviç'in, 75 günlük geceli gündüzlü bir bombardıman sonucunda pes etmeye başlaması, Napoleon'un önemli bir değerlendirmesini hatırlattı bana:
"Değişimlere öncülük edenler, lider olurlar. Uyum sağlayanlar çağdaş olurlar. Karşı çıkanlar, yok olurlar."
Miloseviç, "ulus-devlet" modelindeki değişime karşı çıktığı için, yok olma sürecine girdi.
"Ulus-devlet" modelindeki hızlı değişimin dinamosu neydi?
Askeri teknolojideki aşamalardı. Kara kuvvetlerinin önemi gitgide azalıyordu.
Yugoslavya'ya karşı girişilen NATO saldırılarında kara harekatına gerek kalmamıştı.
Kosova'ya girmesi planlanan 50 bin kişilik NATO kara gücü, savaşa katılmakla değil, varılacak anlaşmaların uygulanmasını sağlamakla görevliydi.
Bu arada NATO Başkomutanı Org. Clark'ın hafiften övünmeli bir de saptaması olmuştu:
- Sıfır zayiatla yaklaşıyoruz sonuca...
Evet, sıfır zayiatla... Sadece teknik bir nedenden düştüğü ileri sürülen bir Apaşi helikopterinin 2 pilotu ölmüştü, o kadar.
Zafer süngünün ucundadır inancı, değişiyordu.
Bu değişim "ulus-devlet" modelindeki değişimi de etkiliyordu.
Köln'de yapılan Avrupa Birliği hükümet başkanları zirvesinde, "Avrupa Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası" konusunda da çok önemli bir karar alındı. NATO'nun Avrupa ayağı olan "BAB", 6 aya kadar Avrupa Birliği'yle bütünleşecekti.
Ve unutmayın ki Türkiye, "BAB"ın içinde, ama AB'nin içinde değildi.
Ankara, AB'ye aday bile olamadığına ve NATO'nun da Avrupa kanadında bulunduğuna göre ne yapacaktı?
Bülent Ecevit, bu açmazı aşmak için Almanya'dan anlayış bekliyor ve bu anlayışı -bir ölçüde- yaratıyordu da..
Türkiye'nin 1982 Anayasası ve onun, insan haklarına aykırı bir yığın takım taklavatıyla Avrupa Birliği'ne katılması zor.
Hukuk açısından böylesi bir çağ dışılığı yaratmış olanların da, -her zaman olduğu gibi- sadece yetkilere sahip çıkıp, bu tür konularda hiç bir sorumluluğu yüklenmediklerini biliyoruz.
Ta ötelerden beri, yetkililer sorumsuz olunca; Türkiye'nin de yaşadığı çağa karşı zora düşmesi kaçınılmaz oluyor.
Şimdi gelelim Washington'un Ankara'ya karşı tutumuna.. İnsan hakları açısından AB'nin Ankara'ya karşı yaptığı uyarıları, Washington duymazlıktan gelmeyi yeğledi.
Ancak bunun da bir sınırı var.
Özellikle Saddam da devrildikten ve yakında Kıbrıs sorunu da masaya yatırıldıktan sonra, Washington'dan bazı yeni "ricalar" gelebilir gündeme..
Dünya bu kadar hızlı değişirken, Türkiye'nin bir yığın eskimiş klişeleri tekrarlaya tekrarlaya yerinde saymaya çalışması ne kadar mümkün olabilir ki?
Tek avuntu Bülent Ecevit'in bu konulardaki duyarlılığı. Abdullah Öcalan'ın yakalanmasında da başarılı oldu, Güneydoğu yahut Kürt sorununun mayna olma dönemine girmesinde de... Dileriz sürer başarıları..