Mahkeme heyeti, mübaşir ve güvenlik görevlilerinin dışında, 134 kişiyiz salonda. Gözlerin gördüğü 134 kişiyiz..
Ama sanki binlerce ses fısıldıyor.. Çevremizde.. Gencecik ölülerin, şehitlerin sesleri.. 16 yılın acıları, sanki "cisme" bürünmüş, salonu doldurmuş...
Saat 09.52, İmralı'daki duruşma salonundayız.
Bizler, gazeteciler, dünyanın gözünü diktiği bir davayı izleyecek olmanın heyecanını yaşıyoruz. Tarihe tanıklık edeceğiz.
Annelerse, oğullarıyla konuşuyor.. Titreyen parmaklarıyla oğullarının resmini, hayır "yüzünü" okşuyor... "O" az sonra gezecek!
Saat 09.55, İmralı'daki duruşma salonundayız.
"O" içeri alınıyor: Abdullah Öcalan. Cam kafese giriyor... Soluklar tutulmuş, sessizliğin dayanılmaz ağırlığı yüreklere çöküyor bir an... Sonra sessizliği "O"nun sesi bozuyor...
Saat 10.05, İmralı'daki duruşma salonundayız. Abdullah Öcalan, cam kafesinde salona, şehit yakınlarına dönüyor... "Çekilen acılar için özür" diliyor... Annelerin, babaların yüzlerine bakıyorum... Donup kalmış yüzlerine...
Bizler gazeteciyiz, haberciyiz... Az önce bu salonda söylenen sözler; bir teröristin "pişmanlık beyanı"; yüzündeki o "teslimiyet" çizgileri, bizler için son yılların en önemli haberi.
Ya anneler, babalar için? Hangi pişmanlık geri getirecek oğullarını? Yüreklerinin o hiç dinmeyen sızısına hangi özür merhem olacak?
İmralı yolculuğunu paylaştığımız annelerden biri ne demişti?
"Yıllardır bir mermeri öpüyorum oğul yerine..."
Anneler, babalar, dudaklarında o mermerin buz gibi soğukluğu... Cam kafese bakıyor... Kimbilir yürekleri nerelerde atar, gözleri neyi görürken..
Bizlerse gazeteciyiz.. Cam kafesin içinde bir "tevatürün" iflasını görüyoruz..
Türkiye'nin kendisine "ne kadar iyi davrandığını" anlatan, şehit annelerinden "özür" dileyen, sözlerini, mahkeme heyetine dönerek "saygılarımla efendim" diye tamamlayan adamı görüyoruz.
Tarihe tanıklık ediyoruz...
Tarihe not düşmek için kağıtlarımıza davranıyoruz...