Protokoller, koalisyon hükümetlerinin "iş sözleşmesi" niteliğindedir. Hükümete ilişkin iyimser olabilmemiz için bu "iş sözleşmesi"ni esas almak zorundayız. Gelgelelim, mevcut "iş sözleşmesi" her yönüyle bir "olumsuzluklar metni"...
Hükümet protokolünde dikkati çeken, gerek iç politika gerekse dış politika açısından her konuya "tepkisel" ve "negatif" yaklaşmasıdır. Hükümet, bizlere yani Türkiye'nin insanlarına ve tüm dünyaya "negatif" yaklaştığı oranda, ona olumlu yaklaşmamızın önünü kesiyor.
Hükümet protokolünün daha başlangıcı "önlemeye" yönelik. "Atatürk'ün önderliğinde kurulan laik, demokratik, hukuka bağlı Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni dışarıdan ve içerden gelebilecek her tehlikeye karşı korumak... Devlete olan güvenin güçlendirilmesini sağlamak."
"bireyler"in özgürlük alanını geliştirmek yerine "devlet"i korumaya öncelikle işe başlayan bir hükümet... Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kuruluşunun 76. yılında bile "iç ve dış tehditler" altında. Bu ne biçim bir psikolojidir?
"... Kutsal din duygularının devlet işlerine karıştırılmasını, siyasal amaçlarla ve çıkar hesapları ile istismarını önlemek."
Hemen arkadan gelen ifade bu cümleyle bitiyor. Öncelikli "iç tehdit" de böylece anlaşılmış oluyor. Dinin siyasete karıştırılmasını, siyasal amaçlarla ve çıkar hesapları ile istismarını önlemek kime karşı yapılacaktır? Bunu kim yapmak istiyor? Bu hükümet, oyu yüzde 15'e düşmüş bir Fazilet Partisi'ne mi karşı kuruldu? Bu "negatif"ten yola çıkmak değil midir?
Protokolün neredeyse her cümlesi bir "icraat hükümeti"nden ziyade "28 Şubat ruhu"nun kılavuzluğunda bir "tepki hükümeti"yle yüzyüze bulunduğumuzu ifade etmiyor mu? Bundan birkaç ay önce, Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir hükümet "ihaleye fesat karıştırmak"tan ötürü düştü. Türkiye'de seçimlere yansıyan en büyük kamuoyu tepkisinin yolsuzluklar olduğu ortada bulunduğu, hatta MHP'deki oy patlamasının da büyük ölçüde bununla ilgisi bilindiği halde, hükümet, Cumhuriyet'i kemiren en büyük kansere karşı "tepki"yi esas almak yerine insanların inançları ile mücadele edeceğinin sinyallerini veriyor.
Bu "olumsuzluk" dış politikaya tümüyle sinmiş durumda. "Herhangi bir ülkeyle veya uluslararası kuruluşlarla ilişkilerimizde gözetilecek başta gelen koşul, ülkemizeki bölücü teröre destek olunmamasıdır."
Alın bir "negatif"ten yola çıkan ibare daha. Bir ülke veya uluslararası kuruluşun "bölücü terör" destek olduğunu tespit ettiğin anda, gereğini zaten yaparsın. Bir hükümetin atacağı en normal siyaset adımı bir dış politika ilkesi diye en başa yazılır mı?
"Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üyeliği tarihten, coğrafyadan ve anlaşmalardan doğan hakkıdır. (Böyle bir tam üyelik hakkı yok. AB'nin abc'sini bilen bunu bilir) Türkiye'nin AB'ye öteki üyelerle eşit hak ve statüye sahip tam üyelik hedefinin gerçekleştirilmesine çalışılacak, ancak bunun karşılığında ulusal hak ve çıkarlarımızdan ödün verilmeyecektir."
Bunun aksi söylenebilir mi? "Ulusal hak ve çıkarlarımızdan ödün verilecektir" diye hükümet protokolü zaten yazılmaz. İşte, bir "negatif"ten yola çıkma örneği daha...
Şimdi sıkı durun: "... özellikle Rusya Federasyonu ile ilişkilerimizin çok yönlü olarak geliştirilmesine gereken önem verilecektir. Çin Halk Cumhuriyeti ile ilişkilerimizi çok yönlü olarak geliştirmeye gereken özen gösterilecektir."
Dikkat edin; müttefikimiz olan demokratik Batı ülkelerine karşı kuşkucu, defansif ve hatta tehditkâr bir tavır söz konusu iken, demokraside tökezleyen, birçok alanda Türkiye'nin stratejik çıkarlarına karşıt bir konumda bulunan Rusya'ya ve sürekli insan hakları çiğneyen, totaliter Çin'e karşı mahfiyetkâr bir tavır. BM Güvenlik Konseyi'nin en olumsuz iki ülkesine çiçek atan, demokratik ülkelerle yakınlığından ürken bir Türkiye!
Bu "hükümet protokolü"nü kim yazdıysa, cidd” bir üniversitede gerek siyaset bilimi, gerekse kompozisyon dersinden sınıfta çakar...