

Uludağ'ın karını hiçbir buzdolabı tutmaz..
Baharın sonuna doğru kahvenin önündeki küçük bahçe, üzerindeki çardağın yeşermesi ile birlikte şenlenmişti.. Çardağı aşıp, ön cephenin duvarlarına kadar saldıran sarmaşıklar adeta bir örtü gibi duruyordu..
Dışarıdaki güneş sanki bu çardağın tepesinde dolanan sarmaşıkla anlaşmalıymış gibiydi.. Sıcaklık ne kadar artarsa artsın, çardağın altına sığınanları hiç rahatsız etmiyordu..
Talat'ın da keyfi yerindeydi.. Sıcaklık harareti getirmişti.. Hararet ise soğuk içeceklerin satışını arttırmıştı.. Sökeratar Faik Bey bahçede oyalanan Şaban'a "İçerden bir gazoz kap getir.." diye seslenince, içinden "Bugün üçüncü gazozunu içiyor.." diye hesap yaptı..
Şaban tam seyirtecekken, Sökeratar Faik Bey tembihatını da ekledi.. "Buzdolabından olmasın haaa!"
***
Basketçi Nedim Abi siparişin bu türlüsünü yadırgamıştı.. "Cins adamsın be Faik Abi.." dedi.. "Hem hararet kesmeye gazoz istiyorsun.. Hem de dolaptan olmasın, diyorsun.." Anlamadım gitti.."
- "Sen anlamazsın.. Sen Özal çocuğusun.."
- "Hoppalaaa! Özal çocuğu lafını anladık da neden öyle taşlar gibi söyledin onu anlamadık.."
- "Oğlum, buzdolabından çıkma gazoz boğazıma dokunuyor.. Soğuğu çok keskin.."
Bu sefer itiraz sırası Talat'taydı.. "Bu sıcakta nereye koyayım gazozları.. Tel dolabına mı?" diye sordu..
Kahveciye gel kahveciye
Sökeratar Faik Bey hem bıyıkaltından güldü.. Hem de elini sallayıp "Çocuksun Gilda.." diye söylendi.. Bu "Çocuksun Gilda" lafı bütün Çarşambalılar'ın ağzındaydı..
Glen Ford'un meşhur "Gilda" filminin repliğiydi ve Rita Hayword'a söylemişti.. Kahve var olduğundan beri de Sökeratar Faik Bey aynı repliği fırsat buldukça kullanıyordu..
"Çocuksun Gilda.." bir küçümseme ifadesi olduğundan Mehmet Bey ile Baba Tunç sandalyelerinde şöyle bir toparlandılar.. Birazdan başlayacak olan sıkı bir atışmanın seyrine hazırlıktı bu..
Sökeratar Faik Bey "Sen kaç yıllık kahvecisin Talat?" dedi.. Beriki "Kendimi bildim bileli.." diye böbürlenince "Senin baban da kahveciydi değil mi?" diye sordu..
Cevaba gerek yoktu.. Talat'ın babadan kahveci olduğunu biliyordu.. "Eskiden gazozu, bilmem neyi nasıl soğuturdun?" diye sorunca Talat lafın nereye geleceğini anladı..
"Aman be Faik Abi.." diye mızırdandı.. "Kırk yıllık defterleri açacaksın yine.."
- "Kırk yıllık, mırk yıllık.. Sen bunları kafanda tutamazsan ben her yıl aynı mevzuyu açarım.."
Bu muhabbet en çok kahvenin gençlerini, Mesut ile Ressam Orhan'ı meraklandırmıştı.. Ressam Orhan "Sahi eskiden nasıl yapıyorlardı?" diye sorunca Sökeratar Faik Bey anlatmaya girişti:
- "Kardeşim bak iyi dinle.. Eskiden buzdolabı filan yoktu.. Karpuzu filan kuyuya sarkıtırdık.. Bahardan itibaren evlerde iki öğünlük yemek pişirilmezdi.. Neden? Çünkü dayanmazdı, bozulurdu da ondan.."
- "Ben gazozu, meşrubatı soruyordum.."
- "Patlama, anlatıyoruz işte.. Eskiden bu işin esnafı vardı.. Eşek sırtına kar kalıpları yükler getirirlerdi.. Kahveci esnafına testereyle kesip satarlardı.. Onlar da kesilen karları kovalara atar, gazozu bilmem neyi de içine sokarlardı.."
- "Haaa! Öyle soğutuyorlardı yani.."
- "Evet.. Sonra kar gelmez oldu.. Onun yerine buz kalıpları satılmaya başlandı.. Böyle demiryoluna döşenen travest gibi kalıplar.. Onlar nereden gelirdi, bilmem.."
- "Sen nostalji olsun diye dolaptan içmiyorsun öyleyse.."
- "Değil be evladım.. Kar kovasından çıkan gazozun soğuğu kararında olurdu.. Dolaba attım mı buzlanıp geliyor önüne.. Ne bademcik dayanıyor ne mide.."
***
Talat "Tamam" dedi.. "Bundan sonra senin meşrubatını ayırıp kovaya tıkacağım.. Üzerine de su döküp, içine bir kalıp buz atacağım.. Bakalım o zaman ne mazeret bulacaksın.."
Sökeratar Faik Bey "Hah Şöyle.. " dedi.. "Babadan kahvecisin ama mesleğin inceliklerini yeni yeni öğreniyorsun.. Dediğini yap, canımı ye!"
Mesele sulh olmuştu ancak Mesut'un aklı hâla eşek sırtında satılan kar meselesindeydi.. Pek aklı yatmamıştı.. Çünkü İstanbul'un kar tutan tepeleri yoktu..
- "Yahu Faik Abi.." dedi.. "Sen eşek sırtında kar sattıklarına emin misin?"
Sökeratar Faik Bey sorunun ne amaçla sorulduğunu anlamak için kendine birkaç saniyelik düşünme payı tanımıştı..
Bu boşluğu fırsat bilen Mehmet Bey, ortalık daha da şenlensin diye ince ayar bir tahrik yaptı..
- "Bak bak bak!" dedi.. "Faik Abisi'ne resmen imada bulunuyor.."
- "Vallahi değil.. İstanbul'un neresinden kar buluyorlar, cidden merak ettim.."
Sökeratar Faik Bey iyi niyete inanmıştı lakin bu sorunun cevabını kendine de veremezdi.. Çünkü bu yaşa kadar akıl edip kendine bile sormamıştı.. Kar eşek sırtında gelirdi işte! Nereden geldiğinin ne önemi vardı ki?
Yetiş Teoman Bey, yetiş!
Sökeratar Faik Bey cevap bulamayınca kıvırma yoluna gitti.. "Ne bileyim nereden gelirdi? Getirirlerdi işte.." diye söylendi.. Göz ucuyla da Gazeteci Teoman Bey'e bakıyordu..
İmdadına yetişse yetişse o yetişirdi.. Değil eski İstanbul'a yazları getirilen kar kalıplarının menşeini, Rus harbinden kalma sahra dürbününün ayar vidasının hangi madenden yapıldığını bilirdi..
Mesut'a dönüp "Hayatım, kafanı çalıştırsana.." diye lafa karıştı.. "İstanbul'a en yakın karlı dağ hangisi olabilir? Sor kendine bakalım.. O dağdan getiriyorlar işte.."
Mesut düşünür gibi yaparken Ressam Orhan hınzırlık olsun diye "Toros dağlarından.." deyiverdi ama sıkı bir "Ohaaaa!" çeken Gazeteci Teoman Bey'den ağzının payını da almış oldu..
- "Oldu olacak Allahüekber dağlarından geliyor, deseydin.."
- "Ne bileyim abi, dağ deyince aklıma önce Toroslar geldi.."
- "Bak kardeşim, dinle de öğren.. İstanbul'un karı Bursa'dan gelirdi.. Bursa'nın Uludağ'ından.. Köylüler çıkıp karı tahta kalıpların içine doldurup sıkıca bastırırlar.. Yani yoğunlaştırırlar.. Sonra onları ıslak telize sarıp eşeğin sırtına yükleyerek şehre indirirler.."
- "Peki şehre inene kadar erimez mi?"
- "Hayır.. Onları bekleyen tüccar içi ıslak telizle kaplı arabalara karı yükler, gece serinliğinde yola çıkarıp limana götürür.. Oradan mavnalara yükleyip İstanbul'a getirirler.. Bu ticaretin düzeni öyle bir ayarlanmış ki akılları durdurur.. Dağdan indirilen karın yol boyunca ancak yüzde onu erir.. Yüzde doksanı sağ salim İstanbul'a ulaşırdı.."
***
Ressam Orhan ile Mesut bu kez telizi bilememişlerdi.. "Teliz dediğin nedir?" diye sorunca Gazeteci Teoman Bey onu da açıkladı:
- "Kaba iplikten örülme çuval kumaşına teliz derler.. Gözenekleri açıktır ama sıcağı da soğuğu da iyi muhafaza eder.."
- "Vay beee.." dedi Mesut.. "Demek İstanbul neşesini böyle buluyormuş.."
- "Saray geleneği.." diye devam etti Gazeteci Teoman Bey.. "Osmanlı padişahları için hergün düzenli olarak bir iki mavna kar gelirmiş.. Bütün saray erkanının, haremin soğuk içeceği böyle sağlanırmış.. Sonra veziri var, paşası var, beyleri var.. Bursa için koca bir ticaret kaynağı.."
Lafın tam burasında bahçe kapısından içeriye TRT'ci Nevzat Bey girdi.. Sıcaktan terlemişti.. Milleti selamlayıp oturur oturmaz Talat'a seslendi..
- "Bana bir kola ver.. Dolaptan olsun.." deyince Sökeratar Faik Bey oturduğu yerden bir "Haydaaa!" çekti..
TRT'ci Nevzat Bey soran gözlerle bakınca da Sökeratar Faik Bey açıklamasını ortaya yaptı:
- "Şimdi anlatmaya yeniden başlayacağız.."
Diğerleri gülüşürken TRT'ci Nevzat Bey hâlâ neyi kaçırdığını anlamaya çalışıyordu..