İstanbul'dan memleketine gitmek üzere otobüse binen adam, iki günlük yolculuk boyunca, bırakın kitap okumayı bir gazete bile karıştırmaz.
Kendisini oyalayacak bir dergi ya da en azından bir broşür derseniz... Ne gezer!
Adamımız 42 saat kımıldamadan oturur ve kitap okumak gibi bir eziyete katlanmaz.
Böyle bir ülkede gazete köşelerinde çokca kitaplardan, yazarlardan sözediliyor.
Hıncal, çocukluğumuzun büyülü yazarlarından Zevaco ve Pardayyanları hatırlatıyor.
Zevaco'nun dünyası: Gizlice aşığıyla buluşan kraliçe ve işkencede onun adını söylememek için kendi dilini ısırarak koparan kahraman aşık, Paris labirentlerinde binbir hile, desise, kardinaller, şövalyeler... Yolüstü hanlarında içilen kırmızı şarap ve yenilen jambon.
Birbirine "Azizim" diye hitap eden kahraman şövalyeler.
Sonunda kendisi de bir düelloda ölüp gidecek olan Zevaco'nun bütün ciltleri hala kitaplığımda durur.
Serdar Turgut ise fena halde umutsuzluğa sürüklüyor beni.
Kaç gündür, Marcel Proust okumanın insanı intihara götüreceğini yazıyor.
Geçmiş Zaman Peşinde'nin bütün ciltlerini okumuş ve Schlöndorf'un yaptığı kötü filmi izlemiş birisi olarak, tam aklımı kaçırmadığıma memnunum derken, Turgut'tan bir ikinci darbe daha geldi.
Bu kez bir başka tutkumdan, Sören Kirkegaard'dan söz ediyordu.
Kerem Çalışkan, Yeni Yüzyıl'a kriko olma görevinin yanısıra, Turgut'a Kirkegaard'ın bir kitabını vermiş.
Yazıyı okuyunca Stockholm günlerim aklıma geldi.
Kirkegaard'ın İngilizcesiyle, Danca orijinalini yan yana koymuş ve öyle hatmetmiştim.
Çünkü okulda öğrendiğimiz İsveççe ile Danca, Türkçe ile Azerice gibi yakındı.
Kirke kilise demek, gaard ise bahçe.
Ama bu isim, kilise bahçesi değil, mezarlık anlamına geliyor.
Soyadı mezarlık olan bir adamı okumak için bu ne gayret derseniz, onun cevabını Serdar Turgut'a sorun derim.
Çünkü bunun intihara götüren bir iş olduğuna hükmetmiş.
Haklı mı acaba?