Türkiye Günlüğü Dergisi'nin Genel Yayın Müdürü Mustafa Çalık, Demokratik Sol Parti ile Milliyetçi Hareket Partisi'nin milliyetçilik anlayışlarındaki farkı şöyle yorumluyor: "DSP Atatürk milliyetçisi, MHP ise Türk milliyetçisidir. Atatürk milliyetçiliği diye sunulan şey hayli problemlidir."
Arka kapakta özetlediğiniz hikayeniz MHP tarihinde özel bir dram olmasa gerek, herhalde buna benzer med-cezir vakaları çoktur...
Evet. Bizim gibi daha çocuk denecek yaşta ideolojik mücadelelere karışan insanların çoğunun geçmişinde bir yığın yaşanmamış hayat çekirdeği bulunabilir. Bizler aşağı yukarı 30 yaşımıza kadar yaşamadık, neredeyse sadece mücadele ettik. Öyle olunca da yüreğimize gömdüğümüz ve ertelediğimiz ne kadar şey varsa insani değerini belli bir yaşa gelince fark ediyoruz. Mesela kavgadan, karakoldan, dayaktan, okuldan atılmaktan, hapishaneden, hatta ölümden korkmayan bizler, aşık olmaktan da, ölesiye aşık olsak bunu söylemekten de korkuyorduk.
Camiadan kopunca korkmadan aşık oldunuz. Ülküdaşlarınızla yeniden buluştuğunuzda sizi kucakladılar mı?
Kısmen evet kısmen hayır. Biz gençlik yıllarımızda ülküdaştık. Bir tür siper arkadaşlığı gibi bir şeydi. 1970'lerin ülkücü hareketi bu camiadaki kimseye bir ikbal vaat etmiyordu, çünkü bu bir vatan müdafaası gibi idrak ediliyordu. 1990'larda artık siyasi rekabet şartları kendini hissettirmeye başladı. 1983 öncesine göre siyasi mücadelenin külfeti ciddi ölçüde hafifledi. Böyle olunca siper arkadaşlığının yerini mesai arkadaşlığı alır ve arkadaşlar arasında belli bir siyasi yarışmanın doğması kaçınılmaz olur.
Milliyetçi camia yerine Türk milletinin sıradan bir ferdi olmak size yeterken üstünüze bir yetersizlik duygusu mu geldi de yeniden camiaya döndünüz?
"Huzurumu kaçırmak istemiyorum" diyordunuz. Huzur mu battı da yeniden "teşkilatla" beraber siyaset yapmaya karar verdiniz?
Doğru. Bizim gibi mayasında idealizm olan adamlara fazla huzur gerçekten de batıyor. Bu, kamu alanına ilişkin sorumluluk ve ödev anlayışının şahsi ve hususi olana baskın çıkması gibi bir şey belki de. Belki biraz da mazbut ve mütevazı bir hayat tarzının kabına sığamamak.
Yoksa kişisel özgürlükten sıkılmak ve örgüt disiplinini özlemek mi bu?
Tabii benim gibi hürriyetine düşkün ve disipline sokulması da zor bir adam siyasete atılmaya karar verince böyle soruları da hak ediyor. Fakat siyasi bir hareket içinde bulunmak illa da insanın şahsi hürriyetinden fedakârlık etmesini gerektirmez ki. Sorunuzun işaret ettiği daha kritik bir problem var: Türk siyasetinin kalite kazanmasını ve aydınların da kamu alanında daha müessir olmalarını istiyorsak, aydınların biraz politize olması lazım. Siyasetin siyasi aydınlara ihtiyacı var. Siyasetçilerimizin de, De Gaulle'ün, J.P. Sartre'ın tevkif talebine karşı çıkarken söylediği "Sartre Fransa'dır" sözündeki derin hassasiyete ihtiyaçları olduğuna kaniim. Türkiye kadar fikirle aksiyonun bilgi ile hayatın, alimle idarecinin aydınla siyasetçinin birbirinden kopuk ve bihaber olduğu bir ülke herhalde ancak Afrika'da bulunabilir. Bundan memnun değilsek o zaman biraz siyasetçilerimiz ilim ve irfanla ünsiyet peydah ederken, biraz da aydınlarımız pratik siyasetin sıkıcı buldukları külfetlerini göze alıp ellerini taşın altına bizzat koyacaklar.
Kabileyi terk ettiğinizi söylerken anlaşılan bir yandan da onunla flört etmeyi sürdürdünüz. Aidiyet duygusundan kolay kopulmuyor mu?
Ben size biraz şarkı söyleyeyim isterseniz. Hani "Ayrılsak da beraberiz" şarkısı var ya. Bir de ilkokulda iken hepimize öğretilen "Orda bir köy var uzakta, gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür." 1995 seçimlerinde MHP barajı aşamayınca teşkilatın içinde olmadığım halde niye o kadar üzüldüğümü, niye kendimi o kadar suçlu hissettiğimi kendime bile tam izah edememiştim. İşte öyle bir şey bu. Hani o aidiyet dediğiniz şey...
Son seçimde, kaybedeceğinizi bile bile ikinci sıradan aday olmaya razı olmanız bu aidiyet duygusundan mı? Yoksa eski camianıza karşı bir tür borç mu ödediniz?
Ülkücü hareket içinde hep "hak yok vazife vardır" düsturuna inandık. MHP'nin benim için uygun gördüğü adaylık sırasını seçilip seçilememe ihtimaline göre değerlendirerek adaylıktan çekilmeyi kendi ülkücü geçmişimle bağdaştıramazdım. Şahsen hem milletime ve vatanıma karşı, hem de ülkücü milliyetçi harakete karşı kendimi ölünceye kadar borçlu hissederek, borcumu ödemek için son nefesime kadar uğraşacağım.
Arka kapak yazısını yazarken mi hamaset yapıyordunuz şimdi mi?
Türkiye'de vatan, millet, ülkücülük, idealizm sözleri telaffuz edildi mi niye ilk akla gelen mukabele hamaset oluyor anlamıyorum. Bizler tarihin en pahalı toprakları üzerinde başka hiçbir milletin ödemediği kadar ağır bedeller ödeyerek oturabilen bir millet değil miyiz? Dünya görüşünün merkezi unsurlarından birisi vatan ve millet fikri olan insanlar için bunun şuurunda olma ve bunu dile getirmenin adı gerçekten hamaset ise hamasetin bu topluma çok lazımlı bir şey olduğunda hemfikir olmalıyız. Sorunuza dönersek ben o zaman da inandığımı söyledim, şimdi de.
Türk milliyetçiliğinin aşırı devletçi görüşünü yıllardır eleştiriyor, milliyetçilikle demokrasiyi bağdaştırmayı öneriyorsunuz. MHP demokrasiyi sindirecek gibi görünüyor mu size?
Temsilcilik misyonu
MHP'de demokrasi dahil herhangi bir konuda hazım güçlüğü yok ama MHP'ye karşı bir hazımsızlığın olduğu açık. İçerisinden geçmekte olduğumuz bu antidemokratik ve gayri hukuki süreçten bir an evvel çıkmamız gerekiyor. İktidarın önündeki en acil mesele demokrasi ve hukukun üstünlüğüne dayalı devlet düzeninin restorasyonudur. Karşı karşıya olduğumuz problem, MHP'nin demokrasiyi sindirip sindirememesi değil, demokrasimizin üzerine çöreklenmiş vesayet blokunun bu demokratik restorasyonu sindirip sindiremeyeceğidir.İnancım, MHP'nin bu konuda üzerine düşeni yapacağı yolundadır. Çoğunluğun endişesi ise DSP ve ANAP'ın bu güne kadar yaptıkları gibi bundan sonra da siyaseti ve siyasi otoriteyi bürokratik vesayete feda etme eğiliminde oluşlarıdır.
Partinizin bu koalisyonda yer alışı, MHP'nin "devlet cihazının siyasi taşeronu" olduğu değerlendirmelerini haklı mı çıkarıyor?
- Hayır, başka bir şeyi ifade ediyor: MHP, millet iradesini siyasi temsile yansıtarak bürokratik vesayetin önünü kesecek belki de. Yani, 'devletin taşeronu' değil, 'milletin temsilciliği' misyonu. Koalisyon müzakerelerinde 'Üniversitelerdeki başörtüsü problemini Meclis'te çözelim' diye diretmesi de bunun karinesi.
DSP ile MHP'nin milliyetçilik anlayışlarında ben bir fark göremiyorum. Ya siz?
Aksine, çok esaslı bir fark var: DSP Atatürk milliyetçisi, MHP Türk milliyetçisidir. Atatürk milliyetçiliği diye sunulan şeyin milli veya toplumsal muhtevası-dış politika anlayışı hariç-hem bir hayli boş ve hem de bir hayli problemlidir. Atatürk milliyetçiliğinin ideolojik formülasyonu özet olarak şudur: İslam öncesi Türk tarihi perspektifi+pozitivizm+laisizm+tanzimatçı dış politika+bürokratik yönetim geleneği ve bürokratik yönetimin demokratik yönetime vesayeti... Böyle olunca Ziya Gökalp-Mümtaz Turhan-Dündar Taşer-Erol Güngör geleneğinde şekillenen Türk milliyetçiliğinin bu formülasyona indirgenmesi veya hapsedilmesi mümkün mü?
Türk milliyetçiliğinin formülasyonu ne peki?
Öncelikle merkezine Orhun Kitabeleri ve Selçuklu-Osmanlı geleneğinin oturduğu bir tarih şuuru+Türk kültürü+ millet iradesinin bürokratik yönetime tekaddümü yani demokratik yönetimin önceliği... Bir bütün olarak demokrasi talebi. Bilhassa bu son nokta yani millet iradesinin üstünlüğü, milliyetçilik anlayışının, dünyanın her yerinde ve her devirde 'olmazsa olmaz' şartıdır.
Akademisyen şapkasıyla konuşmak kolay. Bütün bunların önümüzdeki günlere izdüşümü nasıl olur?