"Önemli Kargo" Türkiye yolunda
Öcalan, İtalya'dan çıktıktan sonra ayıldı. Yolun sonuna gelmişti ve kurtuluş yoktu. Keşke Suriye'den çıkmasaydım dedi. Ama çıkmayıp da ne yapacaktı?
Abdullah Öcalan, artık İtalya'da kalmasının mümkün olmadığını anladı. Kendisini, Türkiye'ye karşı uluslararası bir koz olarak kullanmaya heves etmiş olan İtalya'nın, bu defa tam bir (U) dönüşü yaparak, Türkiye'ye teslim edebileceğinden bile kuşkulanmaya başladı.
İtalya o derece zigzaglı bir politika izliyordu ki...
Avrupa'daki adamlarına haber üzerine haber gönderdi. "Bana orta Avrupa'nın demokratik ülkelerinden birinde yerleşme imkanı yaratın!"
Bu çelik emir, bu kez biraz da tehdit ve şantaj kokuyordu.
Apo, örgütüne, "Benden sonra tufan, ben yanarsam siz de yanarsınız, ben yoksam siz de yoksunuz" diyordu...
Örgüt telaşla sağa sola hücum etmeye başladı. Almanya, PKK yandaşlarının yoğunluğu bakımından en elverişli ülkeydi ama aynı zamanda tehlike doluydu.
Fransa ise hiç güven vermiyordu. Med-TV yayınlarının sürdürüldüğü İngiltere, Apo için Avrupa'daki en güvenilmez toprakların başında geliyordu, çünkü bu ülkenin, Anglo-Sakson diplomasi bakımından Amerika'nın çizgisinden dışarı çıkması olanaksızdı.
Geriye kala kala, hem tarafsızlığı hem de milyon dolarların çok iş bitirebileceği İsviçre ile kıta Avrupası'nın demokrasi havariliğine soyunmuş Hollanda kalıyordu.
Ancak bu iki ülkenin de, Türkiye'nin karşısına dikilmeye ne kadar cüret edebileceği tartışma konusuydu.
Yeryüzü dar geldi
Son alternatif Öcalan için, uzak bir Afrika ülkesiydi ama bu da çok riskliydi.
Bu topraklar demokratik güvenlik taşımıyordu, Amerika'nın büyük çekim alanlarıydı. Üstelik bu topraklarda, binbir çeşit kuvvet cirit atmaktaydı. Örgütten gelen haberler iç açacı değildi.
Hiçbir Avrupa ülkesi, Apo'yu alenen barındırmaya yanaşmıyordu. Sinsi bir panik duygusu, Öcalan'ın beynini ve bedenini sarmaya başlamıştı.
"Yoksa Suriye'den hiç çakmasa mıydım" diye düşündü. Fakat uluslararası diplomasi ağları öylesine sıkı bir biçimde örülmüştü ki, bu ağdan kafayı çıkartıp kurtulması tümden olanaksızdı.
Türkiye, "Ordularımla Şam'a girer, teröristi ellerimle alırım" demişse, ve bu konuda bizzat Hüsnü Mübarek'i ikna edip, Şam Sarayı'na elçi göndermiş ve Hafız Esad'ı da "ikna" etmişse, elden başka ne gelirdi?
Teşkilatın sağladığı özel bir uçak, havaalanında Apo'yu bekliyordu.
İtalya'dan uçma saati gelmişti ama nereye?..
Öcalan, kaderini kendisiyle şimdilik birleştirmemek ve korumak amacıyla sevgilisini yanına almadı. İlk etapta uçak mecburen yine Rusya'ya yönelecekti. Rusya'da bulunduğu sırada, İtalya'daki kadar kıyamet kopmamış, hiç değilse biraz daha düşünme imkanı bulunmuştu. Yeni bir strateji için Rusya yine de en elverişli ülkeydi.
16 Ocak'ta İtalya'yı terk eden uçak, Rusya'ya iner inmez, istihbarat raporları Ankara'nın önüne konuldu.
Rusya baştan inkar etmeye kalkıştı ama Başbakan Ecevit, Rus büyükelçisinin önüne teröristin Rusya'da olduğunu kanıtlayan belgeleri koyunca, işler karıştı.
Rusya, Türkiye'ye bu kez kesin söz verdi ve 6 gün sonra, "Apo'nun Rusya'dan çıkartıldığını" resmen bildirdi.
Bu defa, aldı bütün dünyayı bir merak!..
Bütün Avrupa basını, aynı zamanda mesleki bir dürtüyle Apo'yu arıyordu. Hergün birbirinden farklı haberler yayılmaya başladı...
"Öcalan Karabağ'da!"
"Hayır Karabağ'da değil, İsviçre'de!"
"Orada da değil, Hollanda'da!"
Basın merkezleri, birbirini atlatma telaşı içinde sanki bir çocukluk oyunu oynuyordu...
Ne ordadır ne burda, helvacının damında!..
***
Gerçekte ise Öcalan, "dünyanın damı"nda dolaşıyordu...
Yeryüzü Apo'ya dar gelmişti.
Nerede olduğunu ise sadece istihbarat örgütleri biliyordu.. Birbiriyle tam bir uyum halinde çalışan ve Öcalan'ın takibini bir çeşit izzet-i nefis meselesi haline getirmiş olan CIA, Mossad ve MİT...
Apo'nun uçağı, Hollanda, İsviçre ve Yunanistan semalarında tur atıp duruyordu...
Hollanda, "ben alamam" demişti, İsviçre hiç yanaşmıyordu, Yunanistan ise, "bu ateşin kendisini yakacağını" çok iyi biliyordu..
Son durak Kenya
Öcalan, Avrupa'da kendisine kucak açan bir toprak parçası bulamayınca çaresiz, Afrika'yı kabul etti.
Teröristin akıl hocalığını Yunan istihbaratının yaptığından kuşku yoktu.
Eğer Kenya planı sökerse, Atina bu kozla istediği gibi oynayabilecek, ama sökmezse, işin içinden sıyrılmak daha kolay olacaktı. Atina, Kenya topraklarını "kiracı gibi" kullanmayı planlamıştı.
Öcalan, Nairobi'de bir otele yerleştirildi önce...
Yerleştirildi ama iki saat sonra otelin etrafında, istihbarat ajanları cirit atmaya başladı. Hem de keskin dişleri parıldayan köpek balıkları gibi...
Kenya yetkilileri derhal ayağa kalktılar.
Çünkü hem Amerika'ya karşı tavır koymaktan çekiniyorlardı hem de Yunanistan'ın oldu bittisine içerlemişlerdi.
Yunan istihbaratı, otelde barındırıldığı takdirde, ajanların Apo'yu kolayca paketleyebileceklerini keşfedince, elçilik rezidansına geçmesini sağladı.
Bu rezidans, Yunan toprağı sayıldığı için, daha emniyetliydi.
Bu meyanda, Apo'nun son adresi, Ankara'nın önündeydi. Hem Başbakanlığın, hem Cumhurbaşkanı'nın hem de Genel Kurmay Özel Harekât Dairesi'nin...
Milli İstihbaratın en yetenekli elaemanları ile günlerdir plan yapan bu üçlü koordinat, son kararı verdi.
"Öcalan, Kenya'dan derdest edilecekti, her ne pahasına olursa olsun!"
Özel Kuvvetler Komutanlığı
Tarih Baba, Abdullah Öcalan'a ömrü boyunca unutamayacağı bir şamar atmaya hazırlanıyordu.
Türkiye'ye karşı "soysuz bir ayaklanma" başlatarak, çalı diplerine sürdüğü çaresiz ve bilinçsiz gençlerin gayrinizami saldırılarıyla, baharda bile insanın ciğerlerini donduran vahşi doğada 15 yıl mücadele eden Türk Silahlı Kuvvetleri'ni hiç istemeden, çelik keskinliğine ve kedi çevikliğine ulaştıran Abdullah Öcalan, şimdi bu çeliğin ürkütücü parıltısına boyun eğecekti.
En seçkin subaylardan oluşan "yakalama timi", ticari bir heyet hüviyetinde, tebdil-i kıyafet ve kimlikle Kenya'ya indi.
Son emir, tartışılmayacak kadar kesindi:
"Malum şahsı, almadan gelmeyin!"
Nairobi'de CIA ve sair ajanlarla gerekli irtibatlar yapıldı, Kenya makamları ikna edildi. Öcalan, her ne pahasına olursa olsun, derdest edilecekti.
Yunan rezidansı sarıldı.
Çeşitli telefonlar ve yanıltıcı bilgilerle içerde gerekli "koordinasyon bozukluğu, panik ve telaş" yaratıldı.
Ki; av kucağa düşsün!
"Türkiye'ye hoşgeldin"
Nitekim tarihler 15 Şubat 1999'u gösterirken Öcalan için her şey bitti. Son model bir otomobille rezidanstan ayrılan terörist, hiç bilmediği bir maceraya sürüklendiğini hissediyordu...
Onun macerası bitmiş, kanı yerde kalmayacak şehitlerin macerası başlamıştı. 20 yıldır beklenen an işte buydu. 126 gün süren takip meyvesini vermiş ve yılların devlet deneyimi sayesinde, büyük operasyon 20 dakika kadar kısa bir süreye sığdırılmıştı.
Nairobi Havaalanı'nda kendisini bekleyen, Falcon 900B tipi özel uçağa bindiğinde Abdullah Öcalan, şimdi hâlâ kulaklarında çınlayan şu cümleyle sarsılacaktı:
"Türkiye'ye hoşgeldin!"
Gerçekten tarihte büyük utkular ve dahi büyük acılar yaşamış Türkler, 20 yıl sonra devasa bir zafere imza koyuyorlardı. Hem de bütün dünyanın gözleri önünde!..
Dirençli, inatçı ve onurlu Kürtler de, kendi adlarına inanılmaz bir maceraya kalkıştığı için büyük zararını gördükleri bir "sahte peygamber"den kurtuluyorlardı...
Tarihler, bu macerayı kuşkusuz şöyle özetleyecekti:
"Nadiren itişip kakışsalar da, aslında kan kardeş olan Türkler ile Kürtler, Öcalan belâsından yine el birliğiyle kurtulmayı bildiler."
|