Sivil Haklar İnisiyatifi, herkesi demokrasiye sahip çıkmaya çağırıyor ve şöyle diyor: "Bizler, iki tarafı da birbirlerinin kaygılarını anlamaya davet etmeye devam edeceğiz."
Korhan Gümüş, Murat Aksoy, İkbal Polat Sivil Haklar İnisiyatifi'nin üç üyesi. Mimar, işletmeci ve şehir planlamacı olarak bir yandan kendi işleriyle meşgul olurken bir yandan da İnsan Yerleşimleri Derneği'nin etkinlikleriyle yakın ve uzak çevrelerinde gördükleri tüm haksızlıklara karşı ses yükselttiler. Kent yaşamından, çetelerin yargılanmasına kadar birçok konuda herkesi daha aktif olmaya, demokrasiye sahip çıkmaya çağırdılar. Katıldıkları toplantılarda yaptıkları konuşmalarla zıt kutuplarda yer alan insanların benzerliklerini ortaya çıkarıp, aralarında güçlü dostluklar kurulmasına neden oldular. Şimdi bir kez daha, son günlerde benliklerimizi ele geçiren korkular, kaygılar ve saçmalıklar için söyleyecekleri var. Onlar, başroldekiler yerine bir de karakter oyuncularını dinleme ihtiyacımı gideriyorlar. Sivil toplumcularla konuşmaya karar verdiğimde onları seçmem, hem laik olmaları, hem de farklı bir ses taşımalarındandır.
- Merve krizi sırasında "Daha uygar bir ülkede yaşamak için sivil haklara sahip çıkın" başlığıyla bir açıklama yapmıştınız. Çok ilgi toplamıştı. Şimdi "Türkiye bir uygarlık sınavından geçiyor" başlığıyla yeni bir açıklamanız var. Bu sınavı konuşalım mı?
* Korhan: Birtakım çevreler diyorlar ki, "Tek doğru şudur. Toplum bunu kabul ederse bu krizi atlatabiliriz." Oysa kriz bütün toplumu bir doğruya hapsetmekten doğuyor. Farklı doğruları temsil eden taraflar birbirlerini yok etmeyi hedefliyor. İster kendini öncelikle "Müslüman" olarak ifade edenler olsun ister "laikler" olsun, gerçek anlamda resmiyetçiliğe yakalanmamış bir aydın hareketine ihtiyaç var. Çünkü toplum tehlikeli bir biçimde kamplara ayrılıyor.
- Bunun için karşılıklı olarak kaygıların anlaşılması mı lazım?
* Evet. Türkiye'de gerçekten toplumu dini esaslara göre yönetmek isteyen ve tepeden inmeci bir şekilde bütün toplumu üniforma haline getirmek isteyen bir zihniyet var. O bakımdan Batılı değerlere göre yaşamak isteyen laikler haklı. Ama diğerleri de onlar kadar haklı. Çünkü onları da kamu alanından dışlayan, başka bir şekle sokmaya çalışan bir zihniyet var. Batı bu krizi hukukun üstünlüğünü sağlayarak aşmış. Hukukun üstünlüğü sivil hakların ortak standartlar üzerinde güvenceye alınması demektir.
- Açıklamalarınızla, "Bir dakika karanlık" eylemindeki kadar büyük kalabalıklara ulaşabildiniz mi?
'Bir adım attık'
* Onu ölçmek mümkün değil. Türkiye'de herkes başım derde girmesin diye susuyor. Sadece bir adım attık. Yalnız olmadığımızı görüyoruz. Birçok laik aydın, bizim gibi düşünüyor fakat iki tarafın da kaygılarını paylaşmalarını sağlayabilecek ve temel hakları güvence altına alacak bir adım atılamıyor. Biz açıklamalarımızı yaptıktan sonra her yerden bize katılmak isteyen insan oldu.
- Ne diyorlar?
* Teşekkür etmek için arıyorlar. Bazı "İslamcılar", daha önce başka haksızlıklarda seslerini çıkartma cesareti gösteremedikleri için "kendimizden utanıyoruz" diyorlar. Öğretim üyeleri arıyor ve "Üniversiteler birbirleriyle yarışırcasına açıklamalar yapıyor. Altına imza atmış gibi gözüküyoruz. Böyle bir saçmalığa katılmak istemiyoruz" diyorlar.
* Murat: Mesele türban değil zaten. Türban, bizim verdiğimiz tepkide şu anda taşıyıcı bir unsur. Biz demokrasi denen meseleyi Türkiye'nin gündemine taşımayı arzu ediyoruz. Laik ve İslami kesimde bu çatışmanın kenarında duran çok insan var. Onlara bir taşıyıcı siyasetle ulaştığınız zaman bunu otomatik olarak destekliyorlar.
* İkbal: Bugüne kadar kamusal alandaki düzenlemenin bütün kabul ve ret ediliş biçimleri tepeden inmeciydi. Bu da kamplaşmayı yarattı. Bu yolun çıkışı yok. Türbanın da toplum tarafından özgürce tartışılması gerekir. Böyle bir zemin yok. "Merve Meclis'e gir" deseler de benim için problemdir. Toplum bunu da tartışmamış, bunun bir sivil hak olup olmadığının bilincine ermemiştir.
* Korhan: Gelen telefonlardan anladığımız, FP'ye oy verenler bile türbanın çatışma unsuru olmasına rahatsız. İnsan Yerleşimleri Derneği'nde bir türbanlı arkadaşımız diyor ki "Sokakta yürümekten korkuyorum, her an saldırabilirler diye." Türkiye böyle bir noktaya geldi. Aydınların topluma karşı sorumlulukları var. Kamplaşmayı aşmanın tek yolu, uygarlık sınavını anlayarak, sorgulayarak geçmek. Devlet renksiz olmalı. Akvaryumda balıkların yaşadığını düşünün bir kısmı yeşil bir kısmı kırmızı. Siyasal ideolojiler akvaryuma kırmızı ve yeşil renk akıtarak suyu renklendirmeye çalışıyorlar. Su bulanıyor. Suyu arıtmamız lazım.
- Suyun arıtılması siyasetin temsil kabiliyetini mi yükseltir?
* Evet. Çünkü insanlar kendi isteklerini, sorun çözme kabiliyetlerini kamu sahasına taşırlar. Uygarlık böyle olur. Tamamen benim düşüncelerimi paylaşan bir yönetim iktidara gelse ve tamamen ben ne düşünüyorsam onu yapsa, ben ona da karşıyım.
* İkbal: Biz Taksim'e cami yapılmasına karşı çıkmıştık. Bugün gidin Beşiktaş'ta belediye ortaya bir heykel dikti camiden yüksek olsun diye. Ona da karşıyız. Kamu mekanına bu şekilde damga vurmasına hakkı yok. Kamu mekanları bir grubun malı olmamalı.
- Sizin gibi düşünmeyen sivil toplum örgütleri de var.
* Murat: Türkiye'de sivil toplum kuruluşları daima siyasi temelde bir ittifak şeklinde oluyor. Halbuki dünyada ağ tarzında yani haberleşerek, proje bazında işbirliği yaparak bir araya geliyorlar. Türkiye'de kamplaşarak iktidar blokunun saçağında yer alıyorlar. Her partinin kendi sivil toplum örgütü var. Bu, devletin rant dağıtma kapasitesini artırıyor. Yatay ilişkiler yerine dikey ilişkiler kurduğunuz için yönetim değiştikçe resmi kuruluşların desteklediği sivil toplum kuruluşları da değişiyor.
- En sivil sivil toplumcu siz misiniz ?
* Bizim kendimize sivil dememiz bizi sivil yapmıyor. Sivillik ancak farklı insanların bize sivil demeleriyle ilgili. Biz, toplumun kendisi konuşmalı diyoruz.
- Daha resmi bir söylemi benimsemiş sivil toplumcularla temasınız var mı?
* Korhan: Bizim herkesle temasımız var ama Batı modernleşmesini anlayamamış Türk aydınları onlar. Aslında Osmanlılıktan gelen bir damardan besleniyorlar. Batılılaşmaktan yanalar ama siyasal demokrasiyi kavrayamıyorlar. Skalayı "ileri" ve "geri" şeklinde kurmuşlar. Onlardan farklı giyim ve konuşma tarzı "geri." O "geri" dediklerini anlamaya çalışsalar çok da öyle olmadığını görecekler. Bu yüzden kanatlar arası yatay ilişkileri çoğaltılmak lazım. O zaman kaygıların ortak olduğu görülecek. Yüzlerce toplantı yaptık. En iyi arkadaşlar bu iki "zıt" kesimden çıkabiliyor. O kadar güçlü dostluklar oluştu ki bu toplantılarda. BM Toplantısı'na gidin. Afrika'nın bilmem neresinden gelen bir insanın yerel kıyafetiyle salona girdiğini göreceksiniz. Batı'ya benzemeye çalıştıkça karikatür haline geliyoruz.
Pastanın payı...
* Murat: Devletin herkesin devleti olması lazım. Yoksa bir zümrenin devleti haline gelir. O zaman hukuk da bir zümrenin hukuku olur. Sorun yalnız türbanla ilgili gibi gözüküyor ama sistemin bütün taşlarını yerinden oynatıyor. Rant çatışmaları ortaya çıkıyor. Bu konuda bugün itiraz etmezsek on sene sonra bu taktığımız kravattan dolayı bizi dışlayabilirler.
* İkbal: Denetleme imkanımızın olmadığı bir rant dağıtma mekanizması var. Partiler bu mekanizmanın kanalı. Siyaset denilen şey, o parti aracılığıyla devletin pastasından pay kapmak. Devlet, yarattığı pastadan kime ne rant vereceğini biliyor: Kendisini meşrulaştıracak olana.
* Murat: Ciddi bir çatlak var yönetimde. Sadece bürokratik normlar halinde bir hukuk var ki bu hukuk değil aslında. Karşısında da bir popülizm var. Yolsuzluklar bu çatlama yüzünden oluyor. Çetelerden ne can, ne ırz, ne mal güvenliği kalacak bu gidişle. Bu memlekette yaşamak istiyorsak hukuk toplumu olmayı istemek zorundayız.
* Korhan: Bakın Susurluk Meclis'te. Onların yemini hiç tartışılmadı. Meclis'te tescilli katiller olduğu söyleniyor. İki bin yılına girerken toplumu oluşturan bütün mutabakatlar örselenmiş, farklılıklar törpülenmiş durumda.
Toplum giderek içine kapanıyor. Bizler, iki tarafı da birbirlerinin kaygılarını anlamaya davet etmeye devam edeceğiz. Hiçbir kampın ucuz rantlarına bulaşmadan yaşamak isteyenlere ulaşmak istiyoruz. .
* İkbal: Laikler, "Siz türbanı destekliyor musunuz?" diye soruyorlar. Yok efendim ben türbana karşıyım. Buna karşı mücadele de ederim ama bunun bir hak olabileceğini düşünüyorum diyorum. Onun üzerine diyor ki karşı taraf, "Güzel söylüyorsunuz ama..."
Amalı cümleler: "Ama Türkiye'nin eğitimi buna elvermez. Ama demokratça, özgürce tartışmayı Türkiye kaldıramaz..." Ne olacak? Önce eğiteceğiz sonra mı tartışacağız? Herkes prensipte demokrasiden yana. Ama herkes kendine demokrat. Amalarla "ötekine" ait olan sorumluluğumuzu örtüyoruz.
* Murat: Tavrımız karşı kampdakilerin bize demokrat davranmalarına bağlı değil. Biz her koşulda durduğumuz yeri korumayacağız. Onlar kaypak davrandı diye biz de kaypak olmayacağız.
* İkbal: İslamcı bir vatandaş aradı, 12 Eylül'de aynı duyarlılığı göstermediği için utandığını söyledi.
"Desteklediğiniz için teşekkür ederim" dedi. Desteklemiyorum. Kendim için yapıyorum. Keşke 80'lerde siz de kendi özgürlüğünüz için bir şey yapsaydınız ve bu işler olmasaydı dedim.