


Biraz da tatava
Despotik yönetimler döneminden kalma eski bir espri vardır.
- Neden devlet büyükleri pullara resimlerini bastırırlar?
Yanıt:
- Arkalarını yalatmak için...
Şimdi bu moda sona ermiş görünüyor.
Belki de devlet büyüklerinin arkalarını yalatmak için pullara resimlerini bastırmaya artık gereksinmeleri kalmadı. Ola ki, bunun için çok daha değişik yöntemler buldular; seçim listelerini bizzat düzenlemek, yahut bakanlık paylaşımında tek seçici olmak gibi...
Bu arada şayet kitlelere yine de bir şeyler yalatmak gerekirse, acaba pulları nasıl değerlendirmek daha yerinde olur dersiniz?
Bize kalırsa bir avuç resmi koymalı pulların arkasına...
Her siyasal değişimde yeni umutlara kapılanlara büyük yardımı dokunur:
Avuçlarını yalarlar.
* * *
TV'lerde Bülent Ecevit'i izlerken, nedense aklıma hep aynı fıkra geliyor.
Adamın biri, iş bulmak için bir fabrika müdürüne başvurmuş.
Müdür:
- Peki ama, demiş, burası randıman fabrikası, çok çalışman gerekecek.
Ve adama acayip bir makine göstererek:
- Şu kolu sabahtan akşama çekip bırakacaksın, çekip bırakacaksın, demiş.
Adam başlamış acayip makinenin kolunu bir çekip, bir bırakmaya...
Ertesi sabah kısım şefi gelmiş:
- Evladım burası randıman fabrikası, demiş. Bak sol kolun boş duruyor. Onunla da şu kasnağı çevirmelisin; çevir bakayım...
Adam sağ eliyle kolu çekip bırakırken, sol eliyle de kasnağı çevirmeye başlamış.
Daha ertesi sabah baş mühendis gelmiş:
- Oğlum demiş, bak burası randıman fabrikası. Bir ayağınla da şu pedala basacaksın durmadan..
Daha ertesi sabah patron gelmiş:
- Senin bir ayağın niye boş duruyor? Burası randıman fabrikası. O ayağınla da şu lövyeyi indirip kaldır bakayım, demiş.
Ve adam bir eliyle kolu çekip bıraka, öteki eliyle kasnağı çevire, bir ayağıyla pedala basa, öteki ayağıyla lövyeyi indirip kaldıra; kan ter içinde başlamış iyice çalkalanmaya..
Daha ertesi sabah da bakmış ki bir odacı uzun saplı bir süpürgeyle yerleri süpürüyor:
- Hey ahbap, demiş. Burası randıman fabrikası. Getir o süpürgeyi de arkama tak. Ben nasıl olsa çalkalanıyorum. Bu arada yerleri de süpürmüş olurum..
Tanrı kolaylık versin Ecevit'e...
* * *
Yakında yine vaad furyası başlar:
- Alınacak önlemlerle dar gelirliler korunacak..
....
- Tabandakilerin gelir düzeyi yükseltilecek..
....
- Zor durumda olanlara müjde..
Ancak bunlara büsbütün de omuz silkmemek gerek. Biliyorsunuz aynı sözleri Kutsal Kitap da yazar:
- Sıkıntı çeken adem, refaha kavuşacaktır.
Sonra da ekler:
- Öteki dünyada..
* * *
Sanki seçim oldu da ne oldu, diye karamsar karamsar mırıldananları duydukça, Bektaşinin ünlü fıkrasını hatırlıyor insan.
İki Bektaşi ticaret yapmaya karar vermişler. Ellerine birer testi şarap, birer de bardak alıp, işlek bir sokağın köşesine çömelmişler. Bir süre müşteri beklemişler. Ama kimse uğramamış yanlarına. Sonunda Bektaşilerden biri, cebindeki tek meteliği yanındakine uzatarak:
- Bir bardak şarap versene bana, demiş.
İkinci Bektaşi, meteliği alıp bir bardak şarap vermiş.
Az sonra şarabı satan, aldığı meteliği öteki Bektaşiye uzatarak:
- Ben de susadım, demiş. Bir bardak şarap versene..
Bektaşi meteliği almış, şarabı doldurmuş.
Ver şarabı al meteliği..
Al meteliği ver şarabı..
İki Bektaşi de şarap testilerini bitirmişler. Ellerinde boş testiler, zil zurna geri dönerken, dertleşmeye başlamışlar:
- Yahu nasıl iş anlamadım. Bütüp şarabı peşin parayla sattım. Gelirken cebimde tek metelik vardı, gene tek metelik var.
Öteki:
- Ben de, demiş, peşin parayla sattım. Ama bende metelik bile yok...
Tepine tepine erken seçim isteyenlere de eski bir dizeyi armağan ederek bitirelim yazıyı:
"Size kim etti bu kârı teklif"