Osmanlı'nın ünlü tiplerinden birisi de Öküz Mehmet Paşa'dır.
Bu ilginç lakabı taşıyan paşayla ilgili birçok fıkra anlatılır.
Bunlardan birisi şöyle:
Paşa bir gün karargah çadırında komutanlarıyla birlikte oturuyor, harp planları üzerinde çalışıyormuş.
O sırada, bir sığır sürüsünün oradan geçeceği tutmuş.
Sürü çadırın yanından geçip giderken bir öküz, çadırın kapısından içeri kafasını uzatmış, içerdekilere bakmış bakmış, "Möööö!" diye seslenmiş, sonra yoluna devam etmiş.
Komutanları almış bir gülme!
Kıkır kıkır gülüyor, sessizlikte ve hiç gülünmemesi gereken durumlarda, bulaşıcı bir hastalık gibi insanları saran krizi zor bastırıyorlarmış.
Öküz Mehmet Paşa da durumun farkına varmış elbette ama bilmezlikten gelip sormuş.
"Niye gülüyorsunuz?"
Komutanlar,
"Kusura bakmayın paşam," demişler. "Siz bu öküzün lisanından anlarsınız. Acaba ne dedi?"
Paşa hiç bozmamış.
"Öküz dedi ki," diye tercüme etmiş."Seni biliyoruz, bizdensin ama bu kadar eşeğin arasında ne işin var?"
Bugünlerde kendilerini sürüden ayırmak isteyen insanlar herhalde, Öküz Mehmet Paşa gibi düşünüyorlar.
Kayserili haklı.
Çünkü iki kere ikinin kaç ettiğini alıma ya da satıma göre hesaplayacak.
Eğer alıcıysa üç edecek, satıcıysa beş.
Türkiye'de gerçek böyledir.
Her duruma, her döneme uygulanacak genel bir gerçeklik yoktur.
İki kere ikinin kaç ettiği, kişiye, zamana ve duruma göre değişir.
Ve bunu kitlelere açıklamak görevini de bazı kurumlar üstlenir.
Şimdi kim çıkıp da bu kurumların, görevi büyük bir başarıyla yaptığını inkar edebilir ki?
Soru sormayan, sorgulamayan ve her denilene inanan bir halkı yönetmek, dünyanın en zevkli uğraşlarından biri mi acaba?