


Bir özür borcu...
20 yıl önce, yine bir bahar günüydü.
ODTÜ'nün kapalı spor salonunda şenlik vardı. "Slogan timi"nden masum yüzlü bir genç kız, sol koluyla havayı döverek, salonu ateşliyor, "kitleyi" "daha fazla Vietnam" diye haykırmaya çağırıyordu.
Az sonra beyaz elbiseler içinde genç bir adam salona girdi, piyanonun başına geçti ve daha ilk tuşlarda tribünleri ayağa kaldırdı:
"Hey devrimci... devrimci...!" diye bağırdı: "Savaş vakti yaklaştı. Al silahı eline... emperyalizme karşı..."
"Günlerin, baskı zulüm ve kan getirdiği" yıllardı. Sloganlarla bölünen her şarkıda salonun tansiyonu biraz daha yükseliyor, "devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı" coşkuyla kutlanıyordu.
Binlerce ODTÜ'lü, o gün genç adamın ağzından dökülen her bir mısrayı hayat boyu unutmamacasına hafızalarına kazıdılar.
Devrimin yaklaştığını sanıyorlardı. Oysa yaklaşan devrim değil, darbeydi.
O, gençliğimizin "son bahar"ıydı.
* * *
20 yıl geçti aradan...
Yine bir bahar günü, konserdeki adamı televizyonda gördüm. Nebil Özgentürk'ün "Bir Yudum İnsan"ındaydı. Üst dudağını örten "devrimci" bıyığı gitmiş, saçlarına hafif ak düşmüştü; tıpkı 20 yıl önce o bahar günü ODTÜ'de kendisini dinleyen yüzlerce akranı gibi...
Geçen 20 yılda ne O, ne de salondakiler "güneşin sofrasında söylenen türküler"i bir daha birarada, öylesine coşkuyla söyleyememişlerdi. Söylemeye kalkışanların "son bahar"ı kışa çevrilmişti çünkü...
Ama O, hâlâ "sosyalistim" diyordu, yalnız küçük bir farkla:
"Namazını kılan bir sosyalistim ben... Daha iyi bir yöntem gelirse bir dakika sosyalizmle kalmam, yeni yönteme geçerim. Ama esas gönül pınarım, kaynağım o başucu kitabımdır. Ondan (Kur'an-ı Kerimden) son nefesime kadar vazgeçmem. Başucu kitabımla sosyalist ahlakın çok uyuştuğuna inanıyorum. Çünkü orada insandan, emekten yana birşeyler var. Ama Marksist miyim? Hayır. Çünkü ben Allah'ı inkar edemem. İşçi sınıfı diktatörlüğünü kabul edemem. Sosyalizmin altından çok sular aktı. İbadeti reddeden bir Marksizm'i ben de reddediyorum".
* * *
Timur Selçuk'u izlerken şaşırmadım dersem yalan olur...
Biz O'nu, hararetli devrim marşlarından önce "süzülüp mavi göklerden, omuzumuza konan bir beyaz güvercin"le sevmiş, sevdiklerimize sevdirmiştik.
Sonra, o "son bahar"a devrim marşlarıyla katılmış, bizi işçi sınıfının yoluna çağırmıştı. Konser bittiğinde "kitle", proleterya iktidarı için materyalist sloganlar atarken O'nun namaza gittiğini bilmezdik. Bilinmesini istememişti çünkü... Nedenini Nebil'e şöyle açıklıyordu:
"Bize `İbadet, Allah'la kul arasındadır' diye öğretildi. Ayetlerde de `İbadetini yüksek sesle yapma, bunları gösteriş için kullanma' dendi bize... Babamız da bunları söyledi. Ama ne zaman 90'lara geldik, ne zaman ki bir takım insanlar o eşsiz başucu kitabını oya tahvil etmek için bunun bezirganlığını yapmaya başladılar, `Babacığım, kusura bakma, ben artık konuşuyorum' dedim: `Ben de ibadetimi yapıyorum arkadaş, senden daha da dindarım. Çünkü oy istemiyorum insanlardan. Üstelik sosyalistim.' Bitti."
* * *
Bu tavrı cesur ve samimi bulsam da, "Keşke o günlerde de söylenip savunulsaydı" diye düşünüyorum; elbette gösteriş için değil, ama sağlıklı bir tartışmanın kapısını aralamak için...
Gerçi pek tartışmaya elverişli günler değildi, ama gençlerin idolü olmuş isimlerin söyleyeceklerine elbet kulak kabartılırdı.
Keşke Timur Selçuk, işçi sınıfı marşını söylettiği gençlere işçi sınıfı diktatörlüğünün zararları üzerine de birkaç söz öğretseydi.
Keşke Alpaslan Türkeş, Nazım Hikmet şiirlerine olan sevgisini 20 yıl önce belirtseydi.
Keşke ilerde "aşkın ve devrimin partisi"nde saf tutacak olanlar, o günlerde kampüste aşık devrimci gençlerin el ele gezmesini yasaklamasalardı.
O zaman belki bugün, o fırtınadan artakalanlar, hiçbir şey yaşanmamış gibi, binlerce cesedin üzerinde yapay barış çağrılarına muhatap olmazlardı.
Şimdi bu hafta sonundan itibaren, Türkiye ve gençliği, zorlu bir sınava girerken, "uzatılan el" elbet sıkılmalı; kin tutulmamalıdır.
Lakin kin tutmayanları, kan tutuyor. Dökülen onca kanın, yitirilen onca canın, "son bahar"ları ellerinden alınanların hiç olmazsa "sonbahar"da samimi bir özeleştiri duymaya hakları var.
ODTÜ şenliğinin "slogan timi"nde görevli o "masum yüzlü genç kız"la konuştum geçenlerde; arkadaşları savrulmuştu fırtınada...
"Bize bir özür borçlular" dedi.
Bize, bir ömür borçlular.